21 Aralık 2008 Pazar

IRKÇILIK:İÇİMİZDEKİ SES

‘Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum’ girişimiyle birlikte içimizdeki ırkçılık yine uyandı. Önce İzmir milletvekili Canan Arıtman Abdullah Gül’e ‘annesi Ermenidir’ yollu göndermeler yaptı. Sonra neredeyse metni imzalayan herkesi ‘bunlar Türk olamaz’ mealinde kestirip attı. Tüm bunları yapıp üstüne üstlük ırkçılık suçlamalarını hiç üstüne alınmayarak kendisini savundu. Buradan sesleniyorum: Bal gibi de Irkçısınız,bırakın ‘Atatürk milliyetçisi’ ayaklarını! Abdullah Gül mesafeli yaklaştı bu özür girişimine herkes istediği bildiriyi yayımlamakta özgürdür dedi. Yani sadece bir özgürlükten bahsetti, destek vermedi aslında. Ama bu bile böyle bir tepkiye neden olmaya yetti.

Haberlerde falan Canan Arıtman eleştirildi tabi. Star haber de eleştirerek verdi olayı ama işte ne kadar saklamaya çalışsak ta hücrelerimize işlemiş ‘düşmanlıktan’ kaçamıyoruz. Bir yerlerden çıkıyor ve o çirkin suratıyla sırıtıyor: Star haberin Arıtman’ı eleştirir tonda verdiği haberin altında o sarı kutunun içinde şöyle yazıyordu:’Müthiş Suçlama’. Sanki birisinin annesinin Ermeni olması bir suçmuş gibi. Zaten daha sonra bu ‘özür girişimi’ni sulandıracak haberleri ‘özürlü kampanya’ adı altında vermeye devam etti. Demem o ki star haberi hazırlayan Yılmaz Özdil ve Uğur Dündar da Arıtman ile aynı kafadalar. İçten içe Arıtman’ın aslında haklı olduğunu bile düşünüyor olabilirler! Perihan Mağden bir yazısında ‘kibar faşist’ diye bir tabir mi kullanmıştı bir ara?( tabi ben de Arıtmanı eleştirirken onunla aynı şeyi yapıp metni imzalamayan herkesi faşist ilan etmiyorum. )

Bir de halk arasında ‘Nuray Mert’ yaklaşımı dediğimiz bir yaklaşım var. İşte ‘ben niye özür diliyorum? Acıları paylaşırım ama özür dilemem’. Nuray Mert yazısında her kötü şeyin sorumlusu Türklermiş gibi davranmayın diyor. Bu da bir garabet diyor. İmzacı aydınlar Batı’ya karşı komplekslidir diyor. Özür dilemek nasıl bir komplekstir anlayamadım. Taraf yazarı Gökhan Özgün’den bir paragraf alıntı yapalım bunun üzerine: ’’(Bush’a pabuç fırlatma olayından sonra Amerikalılar beyaz sarayın önüne pabuçlarını koymuşlar Iraklı gazeteciye destek için) …Nuray Mert mesela, bir Amerikalı olsaydı, bu pabuçların Doğu’ya karşı vicdani bir aşağılık duygusuyla, dünyanın en nefret edilen ulusunun vatandaşı olan Amerikalıların ‘şirin’ görünme arzusuyla oraya bırakıldığını söylerdi. Ve sonra ilave ederdi. Dünyanın en kötü milletini Amerikalılarmış gibi göstererek neye hizmet ediyorsunuz?... Ben özürsüz imza atmak istiyorum, çünkü özür dilemek bir komplekstir. Bir nevi Batı’ya karşı aşağılık kompleksidir diyor, benim anladığım. Mesela bir cunta anayasasıyla idare edildiğiniz için hicap mı duyuyorsunuz, Batı standartlarında bir anayasa mı istiyorsunuz? Alın size bir Batı kompleksi daha. Sen dünyanın en kötü anayasasının TC Anayasası olduğunu mu söylemeye çalışıyorsun?..’’

Son olarak, Abdullah Gül’den açıklama gelmiş. Açıklamanın ilk kısmı iyi ama sonunda Gül ailem Müslüman ve Türk’tür demiş. Biraz ayıp olmuş, bir suçlamayı savuşturma hissediliyor. Soy isimler verilmiş, soy ağacı denmiş, Kayseri halkı Türk ve Müslüman olduğumuza şahittir denmiş. Dedim ya ne kadar istesek de içimizdeki o en derindeki ırkçı sırıtıyor yine de. Açıklamanın sonu ‘kimsenin ailesinin kökeni kimseyi ilgilendirmez, benim annem Türk de, Kürt de, Ermeni vs. de olabilir. Her millete eşit derece saygı duyarım’ ya da yine daha az ırkçı ağızla olmak kaydıyla ‘annem ve babam Türk ve Müslümandır. Bu açıklamayı yapmaktan dolayı bir suçluluk hissediyorum. Bunu böyle söylemek bile diğer etnik kökenden gelen yurttaşlarımıza saygısızlıktır. Bu açıklamayı bana yaptırmak zorunda kalanları kınıyorum.’ diye bitse ne güzel olurdu.

Çok mu fazla şey bekliyorum? Böyle düşünülebilen biri acaba bu ülkede Cumhurbaşkanı olabilecek mi? Umarım ilerde olur, ölmeden görürüm.

19 Aralık 2008 Cuma

BİR YURTTAŞTAN ÖNCE İNSAN OLABİLMEK



Henry David Thoreau 1846-1848 yılları arasında yaşanan Meksika savaşı için toplanan vergiyi ödemediği için bir geceliğine hapse girdi. O bu savaşın köleliği geliştirmek için yapıldığını söylüyor ve kölelik karşitı harekete dikkat çekmek için hapse giriyordu. Daha sonra bir akrabası tarafından ödenen vergisi istememesine karşı onu özgürlüğüne kavuşturmuş. Çünkü vergiyi ödememesi bir parasızlık sorunu değil, bir vicdan sorunuydu. Daha sonra 1849 yılında yazdığı 'Sivil İtaatsizlik' adlı makalesinde-ki bu kavramı yaratan kişidir- Thoreau şöyle diyor;

“İyi ve kötü üzerinde, çoğunluğun değil, yalnız vicdanların karar verdiği bir hükümet olamaz mı ? Bir yurttaş, vicdanını bir an için dahi olsa yasa koyucunun eline bırakmalı mıdır? Bırakmalıysa, neden bir vicdanı var? Bana kalırsa önce insan olmalıyız; sonra yurttaş. Doğruya olan saygımız ölçüsünde, yasaya saygı beslemeye özenmeliyiz. Her zaman, ‘halk çoğunluğu yeterince eğitilmiş değildir’ denir. Azınlık, çoğunluktan ne daha akıllıdır, ne de daha iyidir. Çoğunluğun sizin kadar iyi olması pek o kadar önemli de değildir. Binlerce insan, kafaca savaşa ve diğer bütün kötülüklere karşıdırlar. Ancak, bu karşı oluşlarını bir şekilde gösteremezler.

Ya da vatandaş olarak sadece oy verir, bu yolda savaşanlara sadece yolun açık olsun derler; o kadar. Siyasi iktidarın belirlenmesi için oy verme işi, bir çeşit kumardır. Sadece doğruya oy vermek bile, doğru uğrunda bir şey yapmak değildir. Akıllı bir insan doğruyu rastlantıya bırakamaz. Haksız bir takım yasalar vardır. Onlara boyun eğmekle yetinelim mi? Yoksa onları değiştirmeye mi çalışalım? İnsanlar böyle bir durum karşısında genel olarak şöyle düşünürler: Yasaların değiştirilmesi fikrine çoğunluğun katılmasına kadar bekleyelim. Yasaya karşı gelirsek, ortaya çıkan sonuç, düşünülen yarardan daha tehlikeli olabilir.

Ben şunu bilir, şunu söylerim; bir tek namuslu insan, Massachussets Eyaletinde köle kullanmaktan vazgeçse ve bu nedenle hapse atılsaydı; Amerika’da köleliğin köküne çoktan kibrit suyu dökülmüş olurdu. Atılan adım ne denli küçük olursa olsun, bir kere bir iş iyi yapıldı mı, dünya durdukça yapılmış demektir.

Bir ülke ne zaman ki yurttaşlarının bir yurttaştan önce insan olabilme isteklerine karşı koymaz, vicdanının sesini dinleyen yurttaşlarını cezalandırmaz işte o ülke o zaman demokratik ve özgür bir ülke olur. Hani 'ifade ve vicdan özgürlüğü' der anayasada. İfade özgürlüğü üzerine sürekli konuşur tartışırız. Ama vicdan özgürlüğünün ne anlama geldiğini bildiğimizden bile şüpheliyim. Oysa vicdan özgürlüğü en az ifade özgürlüğü kadar hatta ondan daha da önemlidir. Vicdani ret, DTP'ye sürekli olarak 'PKK'ya terör örgütü de' baskısı, bugün gündemde olan 'Ermeni kardeşlerimizden özür diliyoruz' girişimi; tüm bu olanları ve Türkiye'nin çözemediği bir çok meselesini bir de vicdan özgürlüğü açısından değerlendirip düşünmekte büyük yarar var.

17 Aralık 2008 Çarşamba

ÖZÜR DİLİYORUM

''1915'te Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.''

Bu paragrafın altına ben de vicdan sahibi biri olarak imzamı attım. Ben de Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum. Bu vicdani girişime karşı çıkanları da dinledim, okudum. Hiçbiri elle tutulur bir şey söylemiyor. Hep aynı kokmuş düşünceler. Anti-emperyalist ayağına milliyetçi söylemler. Açıkça milliyetçiyim deyin, soldan çakmaya çalışmayın. Rahat olun! Bu zamanda çok komik görünüyorsunuz! Bir de bu memlekette emekli paşalar ve büyükelçiler çok mu fazla konuşuyor ne? Vızıltılarından önümüzü göremez olduk!

Siz de özür dilemek istiyorsanız;http://www.ozurdiliyoruz.com/

13 Aralık 2008 Cumartesi

ÖNCE SIĞINAKLAR VARDI


İnsan kendinden daha büyük bir güce sığınmadan yaşayacak kadar güçlü değildi. Yaşamında olacak her şeyin kendi ellerinde olduğunu bilerek yaşamak, onun için çok büyük sorumluluk altına girmek demekti. Bu büyük sorumluluğu duygusal olarak kaldıramayacak olan insan en başından beri üstün, doğaüstü, mistik Tanrılar yarattı kendine. Ve inanmaya başladı. Aslında sadece bir sorumluluktan kaçış da değildi inancı ortaya çıkaran, bir korku da vardı. Hem bu sözünü ettiğim sorumluluğun yarattığı korku, hem de kendi dışında gelişen ve onu etkileyen şeylerin korkusu.
Ölüm, bu ikinci korkuya çok güzel bir örnek. Yolda araba çarpabilir ve ölebilir insan. Ya da üstüne bir yıldırım düşebilir! Bunu kontrol edemez. Bu onun dışındadır. Ölümden korkan insan, ki herkes ölümden az ya da çok korkar, bu işi ‘kadere’ bağlayıp korkularını azaltır ve paranoyak olmaktan kurtarır kendini. Sadece bununla da yetinmez. ‘Ölümden sonra yaşama’ düşüncesi de çok hoşuna gider. Bir sonsuzluk hayali kurar. Ölse de ‘diğer tarafta’ sonsuza kadar yaşayacağına inanmak korkularını azaltmakta oldukça etkilidir. Bu düşünceye de sıkı sıkı bağlanır. Buraya kadar her şey masumanedir. Bu basit bir kendini kurtarma çabasıdır. Aklını kaybetmeden yaşayabilme isteğinin sonucudur.
Ama birileri cenneti ve cehennemi yarattı! İşte o zaman işler kontrolden çıktı. Daha doğrusu kontrol başka birilerinin eline geçti. İnsanların korkularından kurtulmak için sığındığı ve kendi çabalarıyla yaptığı küçük sığınakların üstüne koca gökdelenler dikti birileri. İnsanları o gökdelenlerin içine çağırdılar ve hatta zorla hapsettiler. Bu gökdelenleri de benimsedi insanlar. Hatta o kadar ki gökdelenleri için savaştılar. Öldüler ve öldürdüler. Nasılsa artık küçük masum sığınaklarında değillerdi. İşler büyümüştü. İnançları büyümüştü. Bir dinleri olmuştu. Kendi kontrollerinden çıkmıştı. Ölümden korkmuyorlardı yine ama bu sefer yaşamda kalabilmek için değil, ölüme gidebilmek için. Onlar için diğer tarafta cennet kurulmuştu. Cennetle kandırılmışlardı. Peki, korkuları bitmiş miydi? Bu işin içinde baştan beri korku vardı. En başında korkusuz olamadıkları için bu oyun başlamıştı. Korku bir gereklilikti oyunun devamı için. Cehennem, elbette bu işe yarayacaktı.
Yanlış anlaşılmak istemem. Korkmak doğal bir duygudur. Bir şeye inanma isteği de bir o kadar doğal ve anlaşılabilirdir. Korkular ve sığınaklar masumdu. Ama gökdelenler ve onları kuranlar masum değildi. Birileri insani bir ihtiyaçtan yararlanıp kendi iktidarlarını kurmuşlardı. Kendi kurallarını dayatıp, ne yapmamız ya da yapmamamız gerektiğini emretmişlerdi. Bu başlı başına politik bir durumdu. Bu yüzden din politikanın hep içinde oldu. Avrupa’da kilise bu yüzden bu kadar güçlendi. İktidar savaşlarında kilise bu yüzden taraf oldu. Din savaşları bu yüzden ortaya çıktı. Daha açık olalım; zaten en başında iktidar olma isteği dini doğurdu. Avrupa’da kiliseyle savaşıldı ama kilise tamamen ortadan kaldırılmadı. Kilise ve dolayısıyla din iktidar için bir araçtı. Kilisenin elinden belki iktidar alındı ama iktidarı yeniden yeni iktidar sahipleri adına üretmek için gerekli olduğundan, korundu.
Şimdi bugün herkesin gökdelenlerinden dışarı çıkmasını istemek çok ta gerçekçi olmaz. Aynı zamanda gereksiz bir istek olur. Bu satırların sahibi olan ben bile gökdelenin içinde mi yoksa dışında mı olduğum sorusuna hala net bir cevap verebilmiş değilim! Ama benim için net olan bir şey varsa; o da kendi içimde kurduğum sığınağı koca gökdelene karşı bir korunma yeri olarak kullanmam. Aklımı kaybetmemem için. Böylelikle benim için sığınak en baştaki görevini hala yerine getiriyor. Gökdelenden çıkıp çıkmamam ise benim bileceğim iş! Bunu dürüst bulmuyor musunuz? ‘’Böyle yaşamanın dürüst olmadığı düşünülürse, o zaman gerçek dürüstlük bana dürüst olmamayı buyuruyor demektir.’’

11 Aralık 2008 Perşembe

HAYKO VE BEDÜK

Hayko Cepkin ve Bedük bence önümüzdeki yıllarda popüler kültürümüze önemli katkılar verecek isimlerin en başındalar. İkisi de oldukça dikkat çekici, başarılı ve samimi. Büyük bir çoğunluğun farkettirmeden kanına girdiler, ileride daha da büyük kitleleri etkileri altına alacaklar. Sessiz ve derinden ilerliyorlar. Hayko Cepkin'in farklı görüntüsü ve bir ayine dönüşebilen sahne şovu, üzerinde eğreti durmadan tastamam ona yakışıyor. Yaptıklarını gerçekten öyle hissettiği için yapıyor. Samimi bir farklılık ve farkındalık. Röportajlarında, katıldığı tv programlarında izlediğim kadarıyla, çok sıcak ve hatta zaman zaman komik bir havası var. Kendiyle inceden alay etmeyi seviyor. Çok açık ve net. Onun yaptığı müziği yapıp öyle görünen insanlara karşı varolan önyargıları yıkıp, biz farketmeden ailemizin 'sert' çocuğu olacağa benziyor. Bedük ise ilk çıkışını Serhat adıyla hafif pop rock bir albümle yapmış olmasına karşın şimdiki tarzı ve yeni müzik kulvarı olan elektranik-dans müziğiyle adeta kendisini bulmuş. Şarkıları çok eğlenceli. Sahnede şarkılarını dj eşliğinde söylemiyor, canlı çalıyor. Çok eğlendiriyor. Şarkılarına çektiği klipler de çok başarılı. Dövüş Klübü filmine bir gönderme olan 'Better than my baby' şarkısının klibi güzeldi. Son olarak 'Automatik' şarkısına çektiği klip bir 'düğün videosu' ve oldukça başarılı. Bedük, belli ki uzun yıllar bizi eğlendirecek. Son olarak şunu da ekleyeyim; ben Mtv'nin yayın stratejilerini belirleyenlerinin yerinde olsam Emre Aydın'a yatırım yapıp, can sıkıcı şekilde sürekli onun kliplerini yayınlayacağıma, yatırımımı Hayko Cepkin ve Bedük'e yaparım. Çünkü popüler kültürümüzde gelecek onlarda!

8 Aralık 2008 Pazartesi

HABERİN YOK CANIMI SIKIYORSUN-2


Fatih Altaylı’nın büyük ihtimal bu blogdan haberi yok. Buraya yazdıklarımı okumasını o kadar çok isterdim ki! Altaylı’yı televizyonda görmeye, bir yerlerde yazıyor olmasına katlanamıyorum. Bunca güzel insan hayatını onun gibi rahat yaşayamazken, onun kadar sesini duyuramazken onun tüm fütursuzluğuyla bütün bu imkânlara sahip olması beni sinirlendiriyor. Yaptıklarıyla bu ülkede bir ‘değer’ buluyor olması, bu ülkeye, bu medyaya, bu televizyonlara inancımı bitiriyor. Fatih Altaylı beni rahatsız ediyor.
Bu arada ‘Ne habersin ne Türk’sün, seni gören yollara dökülsün’ diye televizyonu eleştiren bir parça yapan Mor ve Ötesi solistinin şimdi Habertürk’te program yapması, Ece Temelkuran’ın yine aynı kanalda bir program yapması beni şaşırtmıyor artık. Muhalif solist Harun ve solcu Ece Temelkuran Fatih Altaylı’yla aynı kanalda olmaktan rahatsızlık duyup terk ederlerse bu kanalı ya da hiç olmazsa programlarında Fatih Altaylı’nın sözlerini eleştirirlerse yerinde olur. En azından onlardan öyle bir tepki bekliyorum. Çünkü herkes bu ‘gazeteciye!’ söyledikleri normalmiş gibi davranıyor. Normal mi sizce?

1 Aralık 2008 Pazartesi

RUSSEL VE EINSTEIN


“İnsanlığın karşısındaki ciddi tehlikeler konusunda hemfikirdiler, ancak tepki vermek için farklı yollar seçtiler. Einstein’ın tepkisi Princeton’da oldukça rahat bir yaşam sürüp kendisini çok sevdiği araştırmalarına adamak ve ara sıra birkaç dakika ara verip bir kehanette bulunmaktı. Russel’ın tepkisiyse gösterilere öncülük edip polisler tarafından götürülmek, güncel sorunlar hakkında geniş kapsamlı yazılar yazmak, savaş suçları mahkemeleri düzenlemek vb. şekillerde oldu. Sonuç? Russel o zaman da şimdi de kötülenip suçlandı, Einstein ise bir aziz olarak yüceltildi. Bu bizi şaşırtmalı mı? Hiç de değil?”
Avram Noam Chomsky

18 Kasım 2008 Salı

SIKINTI

- Bu mu?
- Evet, bu.
- Kaç yaşındaydınız?
- Ortaokuldaydım. 11-12 herhalde.
- Anladım. O zaman hipnoz yöntemiyle çocukluğunuza yani o döneme döneceğiz. Tam olarak neler olduğunu öğrenmem gerek.
Birkaç dakika sonra
- Gözlerim ağırlaşıyor. Açık tutamıyorum.
- Evet güzel! Şimdi sorularıma cevap vermenizi istiyorum. Ne görüyorsunuz?
- Böyle kuyruklu şeyler var. Anlayamadım hareket ediyorlar.
- Kuyruk mu?
- Evet, ben de onlar gibiyim. Böyle üst tarafım yuvarlak, kuyruk gibi bir uzantım var. Hepimiz aynıyız, milyonlarca sanki hepimiz bir yöne doğru gidiyoruz. Akıyoruz. Ben en öndeyim.
- Çok geriye gitti bu ya! Beyefendi biraz daha ileri alın çok başa gittiniz. Daha yakına gelin 11-12 yaşlarınıza, ortaokuldasınız.
- Sınıftayım şu an. Ortaokul, evet!
- Emin misiniz?
- Evet, ortaokul olmalı. Kızlar çok çirkin, en çirkin zamanları. Arkamda bir kız oturuyor, bildiğin bıyıkları var, çok korkunç!
- Tamam. Sakin olun. Hangi derstesiniz anlayabiliyor musunuz?
- Sıramda makas, yapıştırıcı, renkli kumaşlar, karton falan var. Ders matematik olmalı.
- Ne matematiği beyefendi! Resim dersidir o. Tamam doğru dersteyiz. Onu görüyor musunuz?
- Evet görüyorum. Üstüne kumaşları yapıştırıyorum. Kartonun üstünde önümde duruyor, bana bakıyor. Hayır, hayııııırrr!
- Tamam, sakin olun. Parmağımı şıklattığımda uyanacaksınız.
Birkaç dakika sonra
- Ee, doktor bey sıkıntımın sebebi neymiş?
- Valla, bu yaptığınız şeyi ilk gördüğümde, özellikle gözlüğün saplarını adamın kulağını delip geçmiş gibi yerleştirdiğinizi fark ettim ve dedim ki ‘çocukluğunda şiddete eğilimli bir çocukmuş’. Daha sonra şu soru işareti dikkatimi çekti. Dedim; ‘ailevi sorunlar yaşamış, bazı cevaplayamadığı soruları varmış küçükken’. Tüm bunların bugüne yansıyan sıkıntılarını çektiğinizi düşündüm. Ama durum düşündüğüm gibi değilmiş. Yaptığım hipnoz seansından sonra anladım ki çocukluğunuzda bir problem yok. Gözlük saplarını öyle yerleştirmenizin sebebi; matematiğe sizden daha çok kafası basan gözlüklü bir arkadaşınıza beslediğiniz kıskançlık. Soru işareti ise; yaş 11-12 tabi, kamışa su yeni yeni yürüyor. Karşı cins, merak, bazı sorular, bilmem anlatabildim mi?
- Anlıyorum. Peki, bu sıkıntımı nasıl atlatacağım?
- Basit. Bu yaptığınız el işi çalışmasını hayatınızdan çıkaracaksınız. Unutmaya çalışacaksınız. Bugüne kadar saklamışsınız çünkü kendinizi bu konuda yetenekli sanıyorsunuz, ama yaptığınız bu şey , kusura bakmayın ama çok kötü. Bu konularda yeteneğe sahip olmadığınızı kabullenip bu çalışmalarınızı attığınızda her şey kendiliğinden düzelecek, hiç merak etmeyin.
- Peki, teşekkür ederim. İyi günler.

15 Kasım 2008 Cumartesi

TERÖR VE İKTİDAR

‘…Çocuğun ‘kötülüğü’ bir düşman olmaktan çok bir dayanaktır; bu kötülük pekâlâ yok edilmesi gereken bir uygunsuzluk olarak gösterilebilir. Ancak insanların böylesine umutsuz ve başarısızlığa mahkûm bir işe kendilerini bu derece vakfetmiş olmaları, bu kusurun tümüyle yok olmasının değil görünürle görünmez arası bir yerde kalmasının ve çoğalmasının istendiği kuşkusu uyandırır. Tüm bu arka çıkma tavrı boyunca, iktidar ilerler, duraklarını ve etkilerini çoğaltır; bu arada hedefi de kendisiyle aynı tempoda gerçeğin içine dalarak genişler, bölünür, dal budak salar. Görünürde söz konusu olan bir engelleme tertibatıdır; gerçekte ise çocuğun çevresine, tanımlanmamış bir nüfuz hattı örülmüştür… ‘
Yukarıdaki paragraf Michel Foucault’ya ait. Cinselliğin Tarihi adlı kitabındaki bu paragrafta Foucault; iktidarın(bahsettiği toplumsal iktidar) bir kötülüğü (bu paragrafta çocuğun kötülüğü: cinsel sapkınlık, mastürbasyon vs.) engellemeye çalışırken aslında onu gerçekten engellemek ya da yok etmek amacında olmayacağını, çünkü o kötülüğün varlığıyla aslında iktidarını pekiştirdiğini anlatıyor.
Şimdi; yukarıdaki paragrafta çocuğun kötülüğünü biz ‘terör sorunu’ olarak belirleyelim ve paragrafı yeniden yazalım:
‘’Çocuğun ‘kötülüğü’(bizim paragrafımızda terör sorunu) bir düşman olmaktan çok (iktidara: aklınıza hem devleti, hem hükümetleri, hem genelkurmayı, hem de toplumsal iktidarı getirebilirsiniz) bir dayanaktır; bu kötülük pekâlâ yok edilmesi gereken bir uygunsuzluk olarak gösterilebilir(bizim örneğimiz de öyle de olabilir). Ancak insanların böylesine umutsuz ve başarısızlığa mahkûm bir işe (terörün inatla askeri yollarla çözülmeye çalışılması) kendilerini bu derece vakfetmiş olmaları ,bu kusurun(terörün) tümüyle yok olmasının değil görünürle görünmez arası bir yerde kalmasının ve çoğalmasının istendiği kuşkusu uyandırır. Tüm bu arka çıkma tavrı boyunca, iktidar ilerler duraklarını ve etkilerini çoğaltır; bu arada hedefi de kendisiyle aynı tempoda gerçeğin içine dalarak genişler, bölünür, dal budak salar(terörün bir türlü bitmemesi). Görünürde söz konusu olan bir engelleme tertibatıdır; gerçekte ise çocuğun (toplumun, Kürt halkının, resmi ideolojinin dışında düşünenlerin, barış isteyen solun) çevresine tanımlanmamış bir nüfuz hattı örülmüştür… ‘’
İktidarlarını pekiştirmek, toplumun çevresine ördükleri nüfuzu kaybetmemek için terör sorununu yıllarca çözümsüz bırakanların beceriksiz ya da kafası çalışmadığı için terör sorununu çözemediklerini düşünmek herhalde saflık olur.
Bilmem anlatabildim mi?

11 Kasım 2008 Salı

BİR 68 KUŞAĞI ELEŞTİRİSİ


Biz solcu gençler için 68 kuşağı önemlidir. Bizim için önemli olması eleştiremeyeceğimiz anlamına gelmez tabi. Zaten memleketin başına ne geliyorsa önemsediği şeyleri eleştiremediğinden geliyor. Tabular oluşturup, sıkıntı yaratıyoruz. Bir kabızlık hali diyelim. Bana göre 68 kuşağının eleştirilmesi gereken iki yönü var:
1- Sınıf mücadelesini arka plana itmiş olması
2- Sağlıklı bir Kemalizm eleştirisi yapamamış olması.

İlk eleştirimi biraz açarsam; Türkiye’de sol en başta mücadelesini temellendirirken ‘emperyalizme karşı vatanseverlik’ şiarını kullandı. Asıl işlevi olması gereken sınıf mücadelesini arka plana itti. Elbette sol anti-emperyalisttir fakat mücadelesini temellendirirken işçi sınıfını temel alır. Yani her anti-emperyalist ve vatansever solcu değildir! Emperyalizme karşı vatanseverlik şiarı, zamanla sol içinde bir grubun yabancı düşmanlığına dönüşmüş, milliyetçilik yapmasına hatta faşist tepkiler vermesine neden olmuştur. Ya da milliyetçilik yapmak için antiemperyalizmi ve bu şiarı kullanmışlardır. Peki, böyle bir dönüşüm nasıl gerçekleşmiştir? Kendilerine ulusal sol diyen bu kesim nasıl ortaya çıkmıştır? 68 kuşağına yaptığım ilk eleştirinin bunda bir payı vardır elbet ama en büyük pay ikinci eleştiriyi yapmama sebep olan yanlıştadır.

İkinci eleştirim;68 kuşağının sağlıklı bir Kemalizm eleştirisi yapamamış olmasıdır. Bolşevizm ve Kemalizm arasında görülen bazı yapısal özellikler nedeniyle Kemalizm’i bir tür sosyalizm olarak yorumlayan 68 kuşağı Kemalizm’i toptan kabullenmiş, eleştirmemiş ve Kemalizm’in temel ayaklarından biri olan Türk milliyetçiliğini yok saymıştır(burada kastım bilerek bir görmezden gelme değil; Kemalizm’i algılamasından kaynaklanan bir görememe hali). Bugün kendine ulusal sol diyen kesim açıkça milliyetçilik(hatta bir kesimi faşistlik-bkz Türk solu dergisi) yaparken, kendilerini o kuşağın devamı takipçisi olarak görmektedir. Nedensel bir bağ olduğu söylenebilir ama böyle milliyetçi ve faşist bir söyleme sahip bu kesimi, 68 kuşağının devamı saymak elbette 68 kuşağına büyük haksızlık olur.

68 kuşağının yaptığı hatayı sürdürmek yerine, dünyadaki yeni gelişmelere gözünü kapamadan solu sosyalizmi Marksizm’i yeniden tanımlamış-tanımlamaya çalışan(bu arayış hala sürmektedir), Kemalizm’i eleştirebilen, dünya görüşünü Kemalizm’den bağımsız kurabilen bir sol da Türkiye’de mevcut. Bu sol anti-emperyalisttir ama asla ulusalcı ya da milliyetçi değil enternasyolisttir. Bu sol sosyalisttir, devrimcidir ama asla Kemalist değil özgürlükçüdür. Yaşanan ayrışmadan sonra bu iki görüş çok ayrı yerlere düşmüşlerdir. O yüzden, enternasyolist ve özgürlükçü sol diğer kesim tarafından haksız bir şekilde işbirlikçilikle suçlanmaktadır.
Bu suçlama temelsiz ve anlamsızdır. Türkiye’ye nefes aldıracak gerçek sol; ulusal sol değil özgürlükçü-enternasyolist soldur!

7 Kasım 2008 Cuma

OKUMA LAMBASI



'Aga bu nedir?' derseniz: Bu yeni bir sistem,sadece benim kullandığım. Aslına bakarsanız ilk yaptığımda bana da garip geldi ama sonradan alıştım. Hatta çok sevdim. Çok sevdiğim iki kişinin bana hediye ettiği(doğum günüm nedeniyle) bu okuma lambası çalışma masamın kenarları kalın geldiğinden masaya monte edilemedi(monte!). Zaten monte(dö montö-bugün Fransızca dersine girdim ilk kez) edilse de anlamsız olacaktı zira ben masada kitap okumam,karyolada yatarak okurum, hatta dersi bile affedersiniz kıçımı yaya yaya karyolada çalışırım(yatak yerine karyola demeyi seviyorum bazen. Ama her zaman değil. Günlük hayatta genelde yatak derim). Ben de çalışma masamda çalışabilmem için odada yıllarca duran ama üzerine sayılı oturduğum çalışma masası sandalyesini(onun adı o:çalışma masası sandalyesi,evet biraz uzun siz kısaca çms deyin) yatağımın kenarına koydum okuma lambamıda onun üzerine monte ettim. Ve böyle bir şey çıktı ortaya. Görünüşü ilginç ama çok kullanışlı.

Önceleri kitap okurken uykum gelince yataktan kalkar odanın ışığını kapar sonra yeniden yatardım. O uykunun geldiği ilk tatlı anda ışığı kapamak için yataktan çıkmak zor gelirdi(aman ne zor iş!). Şimdi uykum gelince başucumda duran okuma lambamı yataktan çıkmadan kolaylıkla kapatıp, o uykunun en tatlı anının tadını çıkarıyorum(ben uyumayı seven bir kimseyim).

Okuma lambamı sevmem,ki hayatıma yeni girmesine rağmen kalbimde büyük bir yeri var, çms için de iyi oldu. Yıllar yılı doğru dürüst üzerine oturmadığımdan-o bundan memnundur büyük ihtimalle- ona karşı sevgim ilgim iyice azalmıştı. Benim için önemsiz bir eşya haline gelmeye başlamıştı. Okuma lambamla kurduğu bu işbirliği ona karşı olan düşüncelerimi değiştirdi. Çms de artık okuma lambam gibi odamın önemli eşyalarından.

Geçen gece rüyamda ampulü değiştirmeden okuma lambamın ışığının rengini bir düğme yardımıyla değiştirdiğimi, kırmızı yeşil yaptığımı bir nevi gece lambası haline getirdiğimi gördüm. Lambamın öyle bir özelliği yok ama rüyayı görünce olsa iyi olurdu diye düşündüm. Böylelikle kitabımı okumam bitince uykuya geçmeden gece lambasına dönüştürür, o gece hangi renk ışıkta uyumak istiyorsam o rengi seçer öyle yatardım.

Kim bilir belki yeşil ya da kırmızı ışık veren bir gece lambası alır onu da çms'nin üzerine monte eder, zaten yeterince acayip olan bu görüntüyü daha da acayip hale getirebilirim.Yaparım. Bunu yababilirim. Belki. Belki de yapmam(Belki kelimesini sevesim var).

HABERİN YOK CANIMI SIKIYORSUN!


Atv kanal d star show tv fox tv bu kanalların ana haber bültenleri feci canımı sıkıyor. Bir kere ilk dördünün haber verme şekilleri aynı. Ateşli rahatsız edici bir sesle okunan haberler, alta haberine göre bir müzik ve hep aynı bayağılık. Fox tv’den bahsetmek bile anlamsız. Haberciliğin en kötü örneği, dünyada ilk beşe rahat girer. Bir de bunlar iyi haber falan yapıyoruz havalarında, bu haberlerin sunucuları Ali Kırcalar, Mehmet Ali Birandlar, Uğur Dündarlar toplumun bayıldığı örnek insan iyi haberci pozlarındalar. Oysa berbatlar. Hepsi kişiliksiz haber bültenlerinin sahipleri. Haber bültenleri kişiliksiz çünkü hepsi birbirinin aynı.
Örneğin Güneydoğu Anadolu’daki gerginliği yansıtış biçimleri; tek kelimeyle akıldan yoksun. İkiyüzlüler: Sunucuları kardeşlik mesajları veriyorlar ama haberleri bir o kadar kışkırtıcı, taraflı. Her akşam kendimi Genelkurmay tv izliyormuşum gibi hissediyorum. Hepsi genelkurmay yalakası. DTP’lilerin her sözünü her lafını yanlış yerlere çekip alttan alta gaz vermeye bayılıyorlar. Ahmet Türk’e ‘soykırım dedi’ haberlerini aynı bayağılık ile verdiler ama Ahmet Türk’ün savunmasını görebildiniz mi? Biz her şeyin kötüsüne mecbur muyuz? Bu Adana Valisi'ne bu hükümete bu bayağı haber bültenlerine mecbur muyuz?
Uzun lafın kısası haber bültenleriniz beş para etmez!

1 Kasım 2008 Cumartesi

ÜTOPYA


''Bugünkü durumun tuhaflığını düşünün. Bundan 30-40 yıl önce hâlâ geleceğin ne olacağını tartışıyorduk;komünist mi, faşist mi, kapitalist mi, her neyse.Bugünse artık bunu tartışan yok. Hepimiz sessizce küresel kapitalizmin kalıcı olduğunu kabullendik.Öte yandan, kozmik felaketler bizde bir saplantı halini aldı. Yeryüzündeki yaşamın bir virüs ya da dünyaya çarpacak bir asteroit yüzünden bütünüyle sona ereceğinden korkuyoruz. Asıl paradoks şu ki yeryüzündeki yaşamın nasıl son bulacağını hayalimizde canlandırmak, kapitalizmin mütevazı bir kökten değişim geçireceğini hayalimizde canlandırmaktan çok daha kolay. Bu da “Ütopya”yı yeniden icat etmemiz anlamına geliyor...''

Slavoj Zizek

24 Ekim 2008 Cuma

ben senin sansürlenebilme ihtimalini sevdim

blogger.com sitesine mahkeme kararıyla erişim engellenmiş.
sebebi bilinmiyor!
ben de bloguma youtube'a kaçak olarak girdiğim ktunnel'den girdim.Bu satırları da öyle yazabiliyorum.
saçma sapan yasaklarınızı deliyoruz.bir şekilde öğreniyoruz hukuğu topal memlekette sakatlanmamıza rağmen koşma taklidi yapmayı.

ne oldu acaba yine?
neye celallendi muktedirler!

sansürse sansür,ben yazmaya devam ediyorum!

okuyan birileri olur heralde!(kaçak yollardan)

17 Ekim 2008 Cuma

DOĞRU YER!

O doğru yer neresi sayın Başbuğ?

o yerde kimler var?


ben orda değilsem,


korkmalı mıyım?


20 Eylül 2008 Cumartesi

SONBAHAR ŞİİR VE ÖLÜM


Ev içinde pencere açmadan ama seviştikten sonra çıplak ve üstüne ince bir yorgan çekmiş mi yatıyorsun? Sonbahar geliyor o zaman yavaş yavaş. Sonbaharın geldiğini başka şeylere de bakıp anlayabilirsin kuşkusuz. Kalk şimdi. Pencereye yürü, aç pencereyi, yüzünde hissettiğin gelen sonbaharın merhaba öpücüğü. Hazır çıplaksın seviş sonbaharla ve çocuğunun ismini şiir koy. Şiir: bir mevsim başlı başına. Ölüme meyilli.
Kokuyu duydun değil mi? Yağmurdan sonraki toprak kokusuna yakın, çünkü daha yağmur yağmamış. Sonbahar işte o kokuyla kendini sana affettirmeye çalışır. Suçludur bilir. Adı ayrılıkla anılır. Sonbahar sevişmelere üstü kapalılık ve elbette aşka hüzün getirir. Bu bilinir.
Daha acısını da getirdiği olur. Ölümü getirebilir mesela. Pencereni açıp kokusunu duymadan toprağın, toprak aklına başka şeyler getirebilir. Uyanır uyanmaz ağlayan anneni görmeni, ona sarılmanı, beceriksizce teselli etmeye çalışmanı gerektirebilir. Bu bahar, ismi gereği ‘son’ verebilir bir yaşama. Çıt. Bir yaprağı dalından yere düşürmesi kadar kolay yapar bunu. Belki de İlhan Berk bu yüzden ‘’çıt der ölüm çıt’’ diye yazmıştır bir şiirinde ve belki de bu yüzden ölümü düşünen Cemal Süreya bir ağacın gövdesine sarılma isteği duymuştur. Çünkü ölümün ağaçla, dökülen yaprakla ve tabi ki sonbaharla bir ilgisi vardır.
Mutlu da olsa ölen-ya da sen kendini öyle teselli etsen- yaşamdan sonra ölüme inandığın gibi ölümden sonra yaşama da inansan ve ölenin öteki dünyada, kaybettiği sevdiklerini mesela annesini göreceğini anlatsa da sana, ölümüne epey yaklaşmış yaşlı bir teyze yine de ağlarsın işte. Ölümden çok ölmesinden ölesiye korktuklarının ağlamasına ağladığının utancıyla.
İçinde bu kadar ölüm geçen bir yazı yazdırsa da sana sonbahar, kalk şimdi, aç pencereyi, öp sonbaharı, seviş hatta. Hala çıplaksın nasılsa. Ve affet gitsin! Sana çocuk verecek daha. İsmini Şiir koyacaksın.
Şiir büyüyecek.
İlhan Berk ve Cemal Süreya okuyacak.
Ölümü öğrenecek.
Sevişecek sonbaharla.
Sonra meydan okuyacak ölüme
Çünkü o da ŞİİR yazacak büyük harflerle…

16 Eylül 2008 Salı

MÜZİK


iyi müzik yapanlar peygamber ilan edilmeli!..

9 Eylül 2008 Salı

ZİFİRİ


cam kenarında
bir su kenarında hatta
dil ucunda
sevişmeliyiz

çıkar üstündeki rakı beyazlığını
koy bir tarafa

simsiyah seveceğim seni
zifiri!

27 Ağustos 2008 Çarşamba

SELMA


Şu cep telefonu, şarja taktığımda yanından ayrılabileceğimi düşünüp(!) sesini kendi kendine yükseltiyor lakin sevdiğim kıza mesajımda ne yazacağımı kara kara düşünürken hiç yardımcı olmuyor.
Televizyon desen ayrı bir duygusuz. Beni eğlendirirken mesela kendi bir kere bile gülmüyor. Ya da ağlattığında beni, teselli etmiyor, üstüne üstlük üzülmüyor bile ağladığıma. Kapıyorum, ekranında yansıyorum, beni içine alıyor sanıyorum aslında görüntümü bozuyor. Ben böyle değilim diyorum aynaya bakıyorum-uzaktan ama- yakışıklı buluyorum kendimi. Biraz olsun teselli buluyorum.

Susadım. Mutfağa geçiyorum. Buzdolabını açıyorum. Serinlik üfürüyor suratıma, rahatlıyorum. Otursam mı diyorum şurada şöyle oh serin serin. Ötmeye başlıyor. Bu ses beynimi tırmalıyor. Anlıyorum ki kapağını kapamamı ve ona öyle uzun süre dokunmamamı istiyor. Çarpıyorum suratına kapısını dolabın. Su bile içmiyorum. Sinirleniyorum.

Dolaptan bulamadığım sıcaklığı, pardon serinliği, klimadan bulmak umuduyla salona dönüyorum. Televizyona bozuğum suratına bakmıyorum. Klimanın kumandasını arıyorum. Kim bilir nerde? Çekmecelere bakıyorum, koltukların arasına bakıyorum ki kumandalar bayılır oralara ve sonunda bir kumanda buluyorum lakin bulduğum kumanda televizyonun kumandası. Atıyorum elimden, sonra sinsice televizyona dönüyorum. Düşmanımın dostu benim düşmanın oluyor doğal olarak. Bu doğal mı ki diye soruyorum kendime, kumandanın ne suçu var değil mi? O da emir kulu sonuçta! Neyse ne! Klimaya soran gözlerle bakıyorum nerde diyorum kumandan, uzaktan. Cevap vermiyor. Bu klima hep böyleydi. Geldi geleli çok az konuştu, konuşmayı pek sevmedi. Hoş biz de pek ilgilenmedik ama o da hiç lafa karışmadı ki!

Odamdayım. Telefonuma bakıyorum karşıdan. Bir kağıt kalem alıyorum. ‘merhaba Selma,uzun süredir senden hoşlanıyorum’ üstünü karalıyorum yazdıklarımın. Konuya böyle damdan düşer gibi pat diye girilmez ki! ‘merhaba Selma nasılsın? Ya sana bir şey söyleyeceğim ama biraz utanı..çekiniyo..’ Yok bu da olmadı. Çok kendine güvensiz oldu. Ne yazsam? Aslında şöyle uzun uzun yazmak araya bir iki şiir koymak lazım ama bu telefonun mesaj kapasitesi yetmez. Arasam mı? Hiç cesaretim de yok ki! Telefonu elime alıyorum. Telefona kayıtlı isimlere bakıyorum. Çoğunu şimdi arasam kendimi tanıtmam gerekir. Bir daha aramayacağım, artık görüşmediğim bir sürü isim. Bazısının kim olduğunu bile hatırlamıyorum. Rehberimden isim silememek gibi bir huyum var. Bir sürü garip huylarımdan bir tanesi işte! Rahmi, Recep Amca ve Selma ama bu çirkin olan diğer Selma. Benim aşık olduğum Selma güzel olan Selma ya da ben aşık olduğum için bana güzel geliyor. Mesela diğer Selma’ya aşık olan biri de o Selma’yı güzel bulup, benimkini beğenmiyordur. Neyse, işte benim güzel Selma’m!

Yeşil mi? Kırmızı mı? Bomba imha eden bir amatör heyecanıyla terliyorum. Arasam mı? Vazgeçsem mi? Arayıp ne diyeceğim? Ya sesim titrerse? Kızlar kendine güvenli erkekleri sever. Zaten kızlar hep bende olmayan özelliklerin bulunduğu erkekleri sever. Selma acaba o kızlardan mı? Kendime romantik komedi filmlerinde kıza açılan çekingen ama tatlı adam rolü biçiyorum. İçimden diyaloglar geçiriyorum. Sonra yine içimden ‘onlar film lan! Burası gerçek hayat, bu zaman gerçek zaman’ diyorum. Sonra bu içimden geçirdiğim cümleyi de film de geçebilecek bir cümleye benzetiyorum. Tüm bu 'aramalıyım' ve 'aramasam daha iyi' arasında gidip gelen iç hesaplaşmada aramamaktan yana karar verdiğimi fark ediyorum. Telefonu sanki kendime güvensizliğimin sebebi oymuş gibi yere atıyorum.

Televizyona bozuğum, buzdolabına sinirlendim, klima zaten ketum kumandasının yerini bile söylemiyor. Bir telefona güvenmiştim sevdiğim kızla aramı yapar diye, o da hiç yardımcı olmadı. Öyle yatıyor yerde, elektriğimizden yiyor. Ben de bilgisayarı açıyorum ve bu okuduğun satırları yazıyorum. Sanma sırdaşım, her şeyimi bununla paylaşıyorum. En çok ta bu bilgisayara kıl oluyorum! Bir kere çok ukala. Böyle her şeyi biliyormuş havalarında. Tamam, kabul ediyorum bazı bildiği şeyler var ama ukalalık yapmanın, karşındakini küçük görmenin anlamı var mı? Bir dosya sileceğim on kere soruyor ‘emin misin?’. İki satır bir şey yazacağım, yazdığım metinde iki kelime oyunu yapacağım yok! Neymiş hatalıymış, doğrusu böyle yazılırmış. Ben de biliyorum o kelimenin öyle yazıldığını sen edebiyattan anlamıyorsun. Hem edebiyattan anlamadığını kabul etmiyor, hem Türkçede ikilemelerin olduğunu bilmiyor, hem de uzun uzun yazdığımda mesela - bak yine yaptı- ikinci uzunun altını çiziyor. Neymiş efendim kelime tekrarıymış. Bir de emir veriyor: ‘Yinelenen sözcüğü sil!’ Silmiyorum işte! Ve inadına aynı kelimeyi uzun uzun yazıyorum: Selma Selma Selma Selma Selma Selma Selma Selma Selma Selma…

Selma seni çok seviyorum!
Bir tek seni seviyorum!

3 Temmuz 2008 Perşembe

ONLAR BİRBİRLERİNİ SEVİYOR ABİSİ

Yargının iktidar savaşlarında bir silah olması, darbe hazırlığı yapanların gözaltına alınıp sorgulanmasına gönül rahatlığıyla sevinmemize engel oluyor. İçimiz bir türlü soğumuyor. Çünkü AKP güven vermiyor. Ucu açık ve iddianamesi uzun süredir hazırlanmamış bir soruşturma gereği sürekli sabaha karşı birilerinin gözaltına alınması ve neyle suçlandığını bilmeden bir yıldır hapiste tutulanların olması kafa karıştırıcı-can sıkıcı. Tutuklanan isimler zerre hoşlanmadığım isimler lakin bir de duruşum gereği haktan ve hukuktan yana olmak var. Gerçi gözaltına alınanlar için ne kadar önemli bir meseledir hak hukuk, yoksa söz konusu vatansa gerisi teferruat mıdır? Muhtemelen öyledir. Ve fakat işte ‘sol’da olmak ta böyle bir iştir. Başka bir sebepten, hiç yoktan yere gözaltına alınsam ve dense ki ‘vatan millet içindir bu gözaltı ve hatta işkence’ bir kelam etmezler şimdi bu gözaltındaki beyler paşalar ama ben şimdi ‘hop noluyor? Hak-hukuk’ diyorum onlar için. Dediğim gibi gözaltına alınanları günahım kadar da sevmiyorum. SOL’da durmak ve tutarlı olmak böyle zordur işte. Erdem gerektirir, övünmek gibi olsun biraz!

İktidar savaşı dediysem bakmayın savaş dediğime. Masanın üstünde birbirlerine bıçak çekenler, masa altında ayak fantezisi içindeler. Sözde hepsi darbelere karşı ve fakat 2003’teki sarıkız-ay ışığı planlarını bildiği halde neden görevden almadı bugün gözaltındaki paşaları AKP? Ve neden darbe günlüklerini ortaya çıkaran Nokta dergisi basıldı arandı kapatılma noktasına getirildi hükümet tarafından? Bugün evleri aranıp bilgisayarlarına el konulanlar neden o gün Nokta Dergisi’ne aynı şey yapılmasına hem de ortada gazetecilik yapmaktan başka bir şey olmamasına rağmen ses çıkarmadılar? O yıllar diyelim ki AKP gerçek bir devrim yapıp darbe planladığını bildiği paşaları alsaydı görevden CHP kimin tarafında olurdu acaba?

Sorular sorular… Olan şudur bayanlar-baylar: CHP iktidara gelme planlarını şeriat gelecek üzerinden, AKP’de darbe olacak üzerinden yapıyor. CHP ana muhalefette olmaktan memnun, AKP iktidarda ayaklarıyla birbirlerine dolanmış tahrik oluyorlar. Onlar düşman falan değil sadece ‘iktidar’ düşkünü.
Biri toplumun gereksiz-paronayak şeriat korkusu hiç bitmesin istiyor ve ona göre veriyor gazı diğeri darbe olacak endişesi. Oysa bu saatten sonra ne darbe olur memlekette(ama o bildiğimiz babadan kalma darbe yoksa yeni darbe yolları yok değil bkz:27 nisan e-muhtıra) ne de şeriat gelir.

Ama hakkını da yemeyelim darbe tehlikesi şeriat tehlikesinden daha gerçekçi. Bu memlekete hiç şeriat gelmemiş ama 60’tan sora her on yılda bir nerdeyse darbe olmuş. Şeriatı gerçekleştirecek bir plan bulunmadı Erdoğan Gül ya da Arınç’ın günlüklerinde ama deniz kuvvetleri komutanı olmuş bir generalden böyle darbe planları çıkmış falan filan.

Askeri sınırlarına döndürmeye demokrasimizin ihtiyacı var o yüzden her türlü darbeye(yeni darbe türlerine de) uyanık ve tepkili olmalıyız. Şeriat ise gelmez ben garanti veriyorum. Gelirse beni bulun bakarız bir çaresine!

O değil de olan yargıya, yargının güvenilirliğine oluyor. Ona ne çare?

24 Haziran 2008 Salı

İLLE DE ROMAN OLSUN


Artık darbelerimizi tartışabiliyoruz. Ve Türkiye yeni yollar buluyor kendine. Sessiz ve derinden darbelenip, yükses sesle tartışıyoruz. Meclisteki iki parti hakkında kapatma davaları sürüyor. Erken seçim erkek seçim hodri meydan seçim ve bu davalar konuşuluyor, yaz boyuncada bunlar konuşalacak gibi görünüyor.

Ya konuşmadıklarımız. Konuşmak istemediklerimiz. Daha doğrusu sadece konuştuklarımız. Her konuşulan, yüksek sesle hem de, Tv'lerde boy gösteren herşey-birçok şey umrumuzda değil aslında. Nasıl ki sessizce demokrasi tekmelenip, çığlığı yine bu tekmeleyeni ve tekmelenenleri konuşurken, yine yüksek sesle, kaybolduysa boşlukta; aynı şekilde türbanda tartışıldı günlerce ama çözülmedi, yeni anayasa yapacaktık tartışıldı-tartışılmaya devam ediyor ama hala darbecilerin anayasasıyla devam ediyoruz, Tuzlada işçi ölümlerini hergün haberlerde görüyoruz konuşuyoruz çözüm yok işte.

Konuştuklarımızı aslında kuru gürültü. Çözmüyor düğümlüyoruz. Çok konuşup aslında hiç konuşmadığımız başka bir konu da Romanlar. Sulukule'de Romanlar evlerinden çıkmaya zorlanıyor. Biz yine Romanları konuşuyoruz, tvlerdeki dizilerini yarışmalarını, şarkılarını. Onlarla eğleniyoruz, vakit geçiyoruz lakin hiç Sulukule'de olanlardan, yaşamak istedikleri yerden zorla atılmalarından bahsetmiyoruz.

Biz sadece konuşuyoruz. Birbirimizi anlamıyoruz, anlamak istemiyoruz.
Romanların yaşmak için verdikleri mücadeleyi vicdan sahibi herkesin yapacağı gibi destekliyorum.
İlle de Roman olsun, Sulukule Romanların olsun!

18 Haziran 2008 Çarşamba

FUTBOL DIŞI EURO 2008


Euro 2008 maçlarını keyifle izliyoruz. İnanması güç bir maçla çeyrek finaldeyiz. Mutluyuz. Ama hastalıklı tarih anlayışımız Viyana'da yapacağımız çeyrek final maçı için 'Viyana kapılarındayız' yok işte 'bu sefer Viyanayı alacağız' şeklindeki yorumlarla kendini göstermekte. Tarihten,kendi tarihimizden bi haber(bize öğretilen çarpıtılmış,resmi tarihten bahsetmiyorum,bahsettiğim gerçek tarih) aklımızı yitirmiş halde bize anlatılan masallara inanıyoruz. Tarihte görmezden geldiklerimizle kendimizi aklıyor,yüceltiyor,toplumsal masturbasyonumuzu yapıyoruz. İşte bu yüzden Viyana'da yapılacak bir futbol maçına garip anlamlar yüklüyoruz.


Dikkatimi çeken bir başka husus;ulusal marşımızın bizim toplumu çok iyi yansıttığı.Demek istediğim,diğer milletlerin marşları ne bileyim böyle hafif, rahatlatıcı,sakin bizim marşımız daha sert, köşeli. Diğer marşlar,özellikle kuzey ülkelerinde daha belirgin, söylenirken daha böyle laylay lom gibi. Bizimki öfkeli sanki. Maçlardan önce marşlar okunurken dikkat edin, dediğimi daha iyi anlarsınız. Bizim topraklar daha acılıdır, kavgalıdır, Doğu'ya daha yakındır. Bu durum da normaldir tabi.


Bir de son olarak Euro 2012'de 26, Euro 2016'da 30 yaşında olacağım.

Çok garip değil mi?

-nesi garip lan?-

Bilmem bana böyle şeyler garip geliyo...

Son bişey;

Viyana kuşatması neden başarısız olmuş

-neden?-

Atacak kuş kalmamış.

-allah belanı versin!-


4 Haziran 2008 Çarşamba

NAZIM'A SAYGIYLA...



PORTATİF KARYOLA
Bu onun karyolasi
portatif bir karyola.
O her sabah
buradan çikardi yola.
Ve her aksam
burda çözerdi islak ayakkaplarini.
Karyolanin basucunda kitaplar...
Açiyorum
birer birer
kitaplarini.
Satirlarin
üzerinde
ellerinin izi var.
Pencerenin içindeki
bu beyaz dis firçasi, bu bembeyaz sabun
onun...
Elsiz kollari gögsünde
yatiyor karyolanin üstünde
lacivert gemici fanilasi..
Bu onun karyolasi
portatif bir karyola.
Duvarda külrengi bayramlik kasketi.
Yerde bir üçüncü mevki
tren bileti.....
Nazım Hikmet Ran

23 Mayıs 2008 Cuma

BÜYÜKLERE MASALLAR


Hasan Erdoğan adında bir amca varmış. 73 yaşındaymış. Kaymakamın odasında sigara yasağına sevinirken,ki kendisi 53 yıllık tiryakiymiş; ‘Eğer sigara zehirliyorsa, öldürücü bir madde ise Cumhuriyet Savcıları görevlerini yapsın. Diğer zehirli maddelerle ilgili olarak uğraştıkları gibi savcılar bu duruma el atıp bu konuyla da uğraşsınlar. Savcılar bu konuda görevlerini yapmıyorlar’ demiş. O sırada odada Cumhuriyet Başsavcısı Fetih Ahmet Tosun da(allah allah,ismi ve ünvanıyla ezer adamı) varmış. Bu gayet sıradan sohbetin ardından kaymaklıktan kahveye dönen Hasan Amca'yı bir süre sonra polisler karakola götürmüşler. Hasan Amca'yı beş saat karakolda tutup,ifadesini almışlar.(sorgulanırken ne Hasan Amca,ne polisler hiç sigara içmemiş,yasakmış...)
Amcamız avukatından 301. maddeden şuçlandığını öğrenmiş.
Bu masalımızdan çıkaracağımız kıssadan hisse;
DÜŞÜNMEYİN!
En ufak bir konu hakkında bile konuşmayın!
Bir yerlerde bir savcı olabilir ve sizi duyabilir!
KONUŞMAYIN!
SUSUN!
şşşşşşşşşşşş...
301 çok büyüdü. Siz küçücüksünüz. Artık öyle kitap yazmanıza,gazetelere açıklama yapmanıza gerek yok şöyle 'amaan sigara yasağı da...' ya da 'bu belediye de...' veyahut 'bu sular neden kesik?..' yani ne bileyim öyle sıradan şeyler bile söylemeyin.
Küçüksünüz!DEVLET büyük!
Düşünmeyin dedim ya!
Hadi yatın şimdi.
İyi uykular.
301 kere maşallah...

15 Mayıs 2008 Perşembe

Ğ VİTAMİNİ


Kanaltürk, AKP'ye yakınlığıyla bilinen muhafazakar bir gruba satılınca Tuncay Özkan'ın 'onurlu!' mücadelesinin ne kadar onurlu olduğu ortaya çıktı. Muhalif bir kanalın iktidar baskısıyla mali krize girmesi tabi ki hoşgörülür bir şey değil.Ama Tuncay Özkan'ın da insanları kandırmasına tahammül edemiyorum.Satmasaydım haraç meraç satılacaktı diyor Tuncay Özkan.Kanalın diğer ortağı Kerimcan Bey ile birlikte ağlamaklı bağırıyor:'kanımızın son damlasına kadar savaştık'. Yemezler. Bıraksaydın satılsaydı. En azılı muhalifliğini yaptığın bir partiye, bir duruşa, fettuhlah gülen'e yakınlığıyla bilinen birinin şirketine satarsan kanalını, kimse senin durduğun yerin sağlamlığını,senin ne ayak olduğunu anlamaz. sonra da platformun bizkaçkişiyiz'den bizkaçlirayız diye gazetelere manşet olur. Sen en hafif deyimiyle tutarlı davranmazsan ti'ye alınmayı da içine sindireceksin. Öyle ekranlardan bağırmakla bazı şeylerin üstünü kapatamazsın ancak birkaç saf dilliyi kandırırsın o kadar!
Satıştan sonra(ama harbi,her anlamıyla SATIŞ) bizkaçkişiyiz paltformundan da çok doğal olarak tepkiler yükseldi. Geçen kanaltürkte platformun bilmemnere temsilcisi diyor ki ' biz milyonlarız. içimizden provakatörler çıkmış olabilir onlar olsa olsa yüz kişidir'.SATIŞA haklı olarak tepki gösterenleri kastediyor.Buyrun bakalım. Daha kendine destek verenlerin içinden farklı ama haklı bir tepki verenlere tahammülsüz bu hareketin! nasıl bir siyaset algısı olduğu açık.
Tuncay Özkan şu partiyi kursa da kendisi de rahatlasa millet de
muhalefet muhalefettir, iyisi kötüsü olmaz derseniz eyvallah
ama biline ki böyle muhalefet olmaz!
Tuncay Özkan'a kaldıysa bu memleket,halimiz harap!
Son olarak 'ulusalcılar' a daha akıllı adamlar bulmalarını tavsiye eder,Cemal Süreya'nın bir şiiriyle sözlerime son veririm;
Ğ VİTAMİNİ
bilginlerimiz sağolsunlar
bir vitamin buldular
çalışınca azıcık;
yumuşak G vitamini:
ulusalcılık!

12 Mayıs 2008 Pazartesi

ANLAYIŞ FARKI 'YORUM FARKI'NA BENZEMEZ


e 2'de 'the ellen degeneres show' adında bir program var. Ellen Degerenes bir komedyen ayrıca emmy ödüllü bir sunucu. Bizde sabahları tv'yi Seda Sayan işgal ederken başka yerlerde başka programlar yapılıyor tabi. Ellen Degerenes her sabah programında gündemden olayları ti'ye alıyor. Bir senatör homoseksüellik hakkında bir yerde bir konuşma yapmış ve bu kayıt edilip internete düşmüş. Dünkü programında Ellen Degerenes bu senatörü ti'ye alıyordu.Diyordu ki ''bazen böylelerini görünce nesli tükenmiş kuşları izler gibi oluyorum''. Senatör şöyle buyuruyor'' tarihte homoseksüelliğe hoşgörü göstermiş hiçbir toplum yaşayamamıştır. Şu an bunlar ilkokulda okuyan çocuklarımızı bile etki altına almak istiyorlar''Tam bu cümleler olmasa da buna yakın şeyler söylüyor. Bu konuşmayı dinlerken showa katılan seyirciler sanki bir ucubeyi dinliyorlarmış gibi bir ifade takındılar suratlarına,'ne diyor bu yahu?' gibilerinden.Şaşırdım.Çünkü senatörün bu konuşması burda dinletilse, dinleyenler büyük ihtimalle senatöre hak verir,lezbiyen-gay düşmanlıkları alevlenir,içlerindeki küçük faşistler harekete geçer,en iyi ihtimalle okuldaki çocukları için endişelenirler.
En büyük bombayı o gün Ellen Degerenes'in konuğu yine bir kadın komedyen-ismini bilmiyorum- patlattı. Aynen şunları dedi;''Senatörü dinleyince şunları düşündüm:Senatör bence gelecek seçimlerde hükümete girsin.Homoseksüellerin bu kadar büyük bir tehlike olduğunu düşündüğüne göre, belki Iraktan askerlerimizi çekip,Hollywood'u işgal eder.Bu da hiçolmazsa Irak'tan çekilmek için bir neden olur!''
Programı izlerken neden diye düşündüm;'neden bizim böyle sistemi,iktidarı eleştirecek popüler komedyenlerimiz, neden bizim hiç böyle lafını esirgemeyen kadın komedyenimiz yok?'
resim:Ellen Degerenes.

2 Mayıs 2008 Cuma

BIYIKLI VE ARKADAŞI HIZLI KONUŞUR GEÇ ANLAR


Dün 1 Mayıs'tı.İşçinin ve emekçinin bayramı.Sokaklarda yine 'devlet terörü' vardı.Bıyıklı ve hızlı konuşur geç anlar ve tabi ki onları atayan iktidar gerdikçe gerdikleri ortamı sonunda bayram olmaktan çıkardı.Gaz bombası atıldı durdu olmadık her yere.Hiç kimse polisi durduramadı.Polis teşkilatının 163. kuruluş yılı için hazırlanan afişlerdeki polise hiç benzemiyordu sokak aralarında job sallayan robocoplar.Hadi diyelim Taksime girişi engellediniz,ÖDP'nin önünde bekleyen gençlere,Disk binasının önündeki işçilere ya da yoldan geçen olaylarla hiç ilgisi olmayan insanlara ne diye şiddet uygulandı.Bu job bu memleketin insanlarına reva mıdır? Kaderimiz mi? Biz zorunlu muyuz bu bıyıklıya,hızlı konuşur geç anlara? Ya bu demokrasi özürlü politikacılara-iktidarlara. Avrupa'yı geçtim,Irak'ta Hindistan'da bile daha sakindi sular.Sular köpürten özürlü iktidar, bıyıklı ve hızlı konuşur geç anlar, biz sizler tarafından yönetilmek için ne yaptık?Sizin kadar yeteneksizleri haketmiyoruz.Biz bu polisi,bu polis kanununu,bu iktidar partisini,bu muhalefeti,bu bıyıklıyı,bu hızlı konuşur geç anları,bu sakat demokrasiyi,eksik özgürlük ortamını haketmiyoruz.

Biz sizi sevmiyoruz!

Sen de kes şu bıyıklarını,çorba içerken KIRMIZI oluyor.

sahi çorba mı o?

29 Nisan 2008 Salı

HER TÜRK ASKER DOĞMASIN

Bildiğiniz üzere sahte evrak düzenleyerek askerlik yapmamaktan tutuklanmıştı DTP eşbaşkanlarından Nurettin Demirtaş.Tahliye olup askere alınmış.Hem de haberlere göre terör örgütüne karşı eğitilen bir birliğe.

Hepsini geçelim.Şunları görelim.Tümer'de askere gitmemek için Yunanistan'a transfer oldu. Olabilir. Askere gitmek istememek olabilecek bir durumdur.Ama Tümer'in medyada ya da toplumda uyandırdığı tepki ile-ki görebildiğim bir tepki uyandırmadı,haberlerde sıradan bir transfer haberi olarak verildi-Demirtaş'a verilen tepki aynı mı?Sonuçta iki genç var ve ikisi de askerliğini yapmak istemiyor.Tümer'in hiç konuşulmaması ama Demirtaş'ın olay olması Demirtaş'ın bir DTP'li ve Kürt olmasından kaynaklanıyor olabilir mi?

Haksızlık etmeyeyim.Bizim cengaverler bir Türk'te askerlik yapmak istemese aynı yaygarayı koparırlar.Onların hepsi asker doğdu çünkü.Demirtaş'ın askere alınması haberlerinin altına yapılan yorumlara bakınca görüyorum ki hastalıklı bir vatan-millet anlayışımız var.

Allah bu topraklarda savaş karşıtlarına,her türlü silaha karşı çıkanlara kolaylık versin.
ARTIK HER TÜRK ASKER DOĞMASIN!

14 Nisan 2008 Pazartesi

AŞK ESKİ BİR YALAN ADEM VE HAVVA'DAN KALAN


Şimdilerde denir ya 'nerde o eski aşklar' diye. Bu iyi,saf olan 'eski aşk' ne kadar eski merak ediyorum. Eski aşklar derken ilk insanların aşkından, aşkı bulanların aşkından bahsediyorlar sanırım. Çünkü bu laf günümüze ait değil, her dönemde söylenmiş. Yani kimse yaşadığı dönemdeki aşktan memnun değil. Size bir örnek; Mehmet Rauf'un 1927 yılında basılmış 'Eski Aşk Geceleri' adlı öyküsünden bir paragraf:''Aşk, eski zamanda idi. Bu günküler, o zamana göre aşk değil,sanki bir çiftleşme,bütün maddi yanlarıyla,bütün hayvanlığıyla ve tam anlamıyla bir çiftleşmedir. Bu günkü dağınık hayat içinde aşkın en tanrısal çekiciliği olan ne şiir kaldı, hatta ne de heyecan...Bugün aşk artık sokağa fırladı,caddeleri kapladı...Gözümüzün önünde çekinmeden,utanmadan ve duraksamadan yayılıyor,sanki sahnede oynar gibi...''
Gördüğünüz gibi yıl 1927 ama şikayetler aynı. Ben şahsen şikayetçi olanlardan değilim. Şunu da merak etmiyor değilim; acaba sadece biz de mi var bu eski aşklara özlem, yoksa mesela İngiltere'de falan 'ulan ne güzeldi VIII. Henry dönemindeki aşklar' diyenler var mı? Efendim! Onlar özgür seksi mi tartışıyorlar. O da ne kuzum öyle? Tövbe,tövbe!

31 Mart 2008 Pazartesi

EXPO! SAVE ALLIANOI

Expo İzmir'e verilmedi.Önce kazandık haberi geldi.Sonra Expo'nun Milano'ya gittiği haberi.Hiç şaşırmadım.Diyeceğim eğer sen Expo temanı 'herkes için sağlık' seçip, zamanında sağlık dağıtmış antik kentin Allianoi'yi sular altında bırakırsan, samimiyetine on takla da atsan kimseyi inandıramazsın. Bu işler öyle sunum yapmakla,gösteri yapmakla olmaz. Sonra işte böyle avcunu yalarsın. Şimdi dönün Paris'ten ve Allianoi'yi sular altında bırakacak baraj yapımını durdurun. Biraz akıllı olun!

20 Mart 2008 Perşembe

AMA ENSEYE VURULMAZ Kİ - 2

Rıfkı eli yüzü düzgün,yakışıklı bir delikanlıydı.Sokakta yürürken kızları kesmekten hoşlanırdı.Sadece sokakta yürürken mi?Otobüste,metroda,vapurda... Her türlü toplu taşıma aracında gözüne kestirdiği kızın karşısına oturur, gözlerini kısar, en buğulu bakışlarıyla kıza bakardı.Yine birgün Rıfkı metroda hoşuna giden bir kızın karşısına geçmiş kızı kesiyordu.Gözlerini kısmaktan, kasılmaktan hafiften terlemişti. Ve birden ensesinde aynı acıyı hissetti. Dönüp baktığında yine aynı gözlüklü,uzun saçlı,küpeli çocuk arkasındaydı. ''Yeter lan! Kesmesene kızları, kasılmaktan ölecen bigün. Kızlara da yazık lan! Hem olum kızlar artık kültürlü,kitap okuyan,entel erkeklerden hoşlanıyo.Sana bakmazlar ki olum'' dedi.Rıfkı ayağa kalktı. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Gözleri yaşarmış,dudakları titrer halde ''neden öle diyosun olm ben de okuyorum kitap falan,gazete de okuyorum'' dedi. Rıfkı gerçekten okuyordu ama bir kez daha görünüşünün kurbanı olmuştu. Ağlayarak ilk durakta indi ve koşarak uzaklaştı. Ensesi hala kırmızıydı...

5-BEŞ



Bugün Irak'ta işgalin 5.yılı.

5 kanlı yıl geride kaldı.

Katil Bush ve şahinleri 5 yıldır kan döküyor.

Bush'a göre 'dünya ve amerika artık daha güvende'

Oysa yerde yatan genç hiç güvende gözükmüyor.

Katil Bush bi s.ktir git!...

16 Mart 2008 Pazar

ELBET BİRGÜN İNSANLIK TUNÇTAN HEYKELLERİNİZE TÜKÜRECEK







6 Ağustos 1945, ABD başkanı katil Truman'ın emriyle Nagasaki ve Hiroşima'ya atom bombası atıldı.Bombanın atıldığı anda 140.000 kişi öldü.Bombanın radyoaktif etkileri sonucu toplam ölü sayısı 250.000'i buldu.Bombanın etkileri günümüzde bile devam ediyor. Bombanın atıldığı saatte,yani yerel saatle 8:15'te Hiroşima'da bütün saatler bombanın etkisiyle durdu.ABD Japonların en çok dışarıda olduğu saatleri saptamış bombanın atılacağı saat olan 8:15'i öyle belirlemiştir.İnsanın kanını donduran bir canilik,hiçbir şeyi tesadüfe bırakmayan,insanların yaşamaları hariç...
''Hayır,o adamlar böyle yaratılmamıştır. Kendine her şeyi yapabilmesi için izin verilen bir lider, kalkar Toulon'u topa tutabilir.Paris'te insan kıyımı düzenletir,ordularını Mısır'da unutur,Moskova'ya yaptığı bir seferde yarım milyon insanı harcar,Vilna'da bir kelime oyunu ile yakasını kurtarıverir,ölünce de heykelleri dikilir...Demek ki onun her şeyi yapmasına izin verilir...Hayır!Anlaşıldığına göre bu adamların vücudu etten değil tunçtandır!''
Dostoyevski Suç ve Ceza'dan(parası için yaşlı bir kadını öldüren Raskolnikov'un pişmanlıkla içinden geçirdikleri)

15 Mart 2008 Cumartesi

İSA MUSA VE DEMOKRASİ

Peşin peşin söyleyeyim Akp'nin kapatılması taraftarı değilim.
Kapatılma başvurusu üzerine zorda kalan Akp 'demokrasi ve hukuk karşı karşıya getirilmemeli' açıklaması ile yine işine geldiği için demokrasiye sarılmıştır.Aslında Akp için demokrasi bir yılandır.Denize düşerse diye yılanla iyi geçinmeye çalışmaktadır.
Demokrasiyi bir yılan olarak gördüklerinden demokratik haklarını kullanan emekçilere 'şuç işliyorlar' diyebilmektedirler.Yani;demokrasiden zerre hoşlanmayan akp,yine demokrasiyle zerre bağdaşmayacak kapatma davasına karşı demokrasiye sığınıyor.(İSAAAAA)
Kendini sosyal demokrat(!) olarak tanımlayan bazı partilerin yetkilileri ise parti kapatmayı demokratik bulabiliyor.Onlar da aynı yılanı sopa haline getiriyor.(MUSAAAA)

Akp'nin kapatılması taraftarı değilim.
Bunu dediğim için Akp taraftarı da değilim.
Bizim memleket de böyle bir memleket,gerçek demokratsan ne İsa'ya ne Musa'ya yaranabiliyorsun.

13 Mart 2008 Perşembe

AMA ENSEYE VURULMAZ Kİ

rıfkının sevgilisi üniversitede okuyordu.rıfkı bir gün sevgilisinin bir dersine girdi.ders böle entel bir dersti.hoca felsefeden giriyor,sosyolojiden çıkıyor,bir de arada güncel politik göndermeler yapıyordu.ders arası rıfkı ensesine şiddetli bir tokat yedi.gözlüklü uzun saçlı küpeli bir çocuk 'sen ne anlarsın olum böle şeylerden' diye gülerek rıfkıyla dalga geçti.rıfkı birden ayağa fırladı.ağlamak üzereydi.gözleri yaşarmıştı.ağlamamak için kendini tuttuğundan dudakları titriyordu.ve en sonunda koyverdi kendini.ağlıyor ve bağrıyordu:''neden öle diyosun olm ben de okuyorum kitap falan,gazete de okuyorum.'' rıfkı gerçekten de okuyordu ama reyben gözlükleri,dar tshirtleri,jöleli saçları,kasım kasım yürümeleri yüzünden hiç okuduğu anlaşılmıyordu.hep bu sorunu yaşamıştı.insanlar görünüşüne bakıp aldanıyorlardı.rıfkı ağlaya ağlaya koşarak sınıfı terk etti.çok incinmişti.ensesi hala kırmızıydı...

5 Mart 2008 Çarşamba

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ

8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.
26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.
İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı ve değişen tarihlerde fakat her zaman ilkbaharda kutlanıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921'de Moskova'da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı'nda gerçekleşti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde kutlanması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960'lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri'nde de kutlanmaya başlanmasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak kutlanmasını kabul etti. Sendikalar yıllarca bu önemli günde kadına yönelik ayrımcılığı daha güçlü olarak dile getirdi.
TÜRKİYE'DE 8 MART
Türkiye'de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında daha yaygın olarak kutlandı ve sokağa taşındı. "Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programından Türkiye'nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapıldı. 1980 Askeri Darbesi'nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı. 1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından "Dünya Kadınlar Günü" kutlanmaya başlandı.
2007 VERİLERİYLE DÜNYADA KADINA KARŞI İNSAN HAKKI İHLALLERİ
  • Kadınlara karşı şiddet dünyada en yaygın, ancak en az cezalandırılan suçtur.
  • Tahminlere göre 113 ile 200 milyon arasında kadın demografik olarak “kayıp” (yok) görünmektedir. Ya doğar doğmaz öldürülmüşler (erkek çocuğun kız çocuğa tercih edilmesi) ya da erkek kardeşleri ve babalarıyla eşit derecede gıda ve tıbbi olanaklara ulaşamamışlardır.
  • Fuhuşa zorlanan ya da bunun için satılan kadınların sayısı yılda 700.000 ila 4.000.000 arasındadır. Cinsel kölelik düzeninden elde edilen kazançlar yılda tahminen on iki milyon dolardır.
  • Küresel olarak, daha büyük oranda on beş ile kırk beş yaş arası kadınlar erkek şiddetinin sonucu ya da kanser, sıtma, trafik kazaları veya savaşa bağlı olarak sakat kalmakta ya da hayatını kaybetmektedir.
  • En az üç kadından biri dövülmüş, cinsel ilişkiye zorlanmış ya da hayatı boyunca başka türlü suistimal edilmiştir (tecavüz, kötü davranış). Genellikle, suistimal eden kişi aileden bir üye ya da kadının tanıdığı bir kimsedir. Ev içi şiddet, bölge, kültür, etnik köken, eğitim, sınıf ve din ne olursa olsun kadınlara karşı en yaygın suistimal şeklidir.
  • Dinsel, kültürel vb. nedenlerle yılda iki milyondan fazla kız çocuğunun genital organlarına hasar verilmektedir (kadın sünneti). Bu oran, 15 saniyede bir kız çocuğudur.
  • Sistematik tecavüz dünyadaki birçok çatışmalarda bir terör silahı olarak kullanılmaktadır. Ruanda’daki 1994 soykırımı esnasında 250.000 ila 500.000 kadının tecavüze uğradığı tahmin edilmektedir.
  • Araştırmalar, kadına karşı şiddet ile HIV virüsü arasında yükselen bağlantıyı göstermekte ve HIV bulaşmış kadınların daha fazla şiddete maruz kaldıklarını, şiddet kurbanlarının da HIV bulaşma risklerinin daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır.

Kaynak:vikipedi Fotoğrafdaki:Clara Zetkin

27 Şubat 2008 Çarşamba

VE İŞTE KARŞINIZDA MUHALİF BÜLENT!YENİ ÇIKTI!TÜM MÜZİK MARKETLERDE!



Bülent Ersoy herkesten farklı bir şey söyledi.Ve bu memlekette farklı bir şey söyleyenlere ne oluyarsa,O'na da aynı şeyler oluyor.

Hakkında 'askerlikten soğutma' davası açıldı.RTÜK star tv yöneticileriyle Bülent Ersoy'u konuşmuş.Bu durumdan star tv yöneticileri de rahatsızmış.

Akşam kanal 1 haberde Fatih Altaylı ve tarihçi Murat Bardakçı bu konu hakkında konuşuyorlar.Fatih Altaylı çirkin artniyetiyle ''acaba'' diyor ''yasaklı olduğu dönemden kalma bir asker düşmanlığı mı var?'' Hadi buyrun bakalım.Fatih Altaylı ve tabi diğer savaşganlar lince taraftar topluyorlar.İstiyorlar ki illa herkes savaş çığırtkanlığı yapıp,skor takip etsin.İstiyorlar ki kimse 'çocuklar ölmesin' demesin.Murat Bardakçı'ya ne demeli?'Bülent Ersoy bugün TRT'nin sınavına girse kazanamaz' diyor.'Şarkıları kötü söylüyor' diyor.Bülent Ersoy iyi mi kötü mü tartışılır da tarihçi Bardakçı nasıl böyle kesin konuşuyor müzik konusunda.Hem bu konuyla o konunun ne ilgisi var? Ne sallarsanız kar mı? Bu bir ceza mı?Sizin gibi düşünmeyeni silmeye çalışmak mı?

Zaten biz de popüler sanatçılar ne biliyim böyle rockçılar falan çok ses çıkarmaz.Politikaya karışmaz.Belki bir albümde bir şarkıda ABD'ye sallar,e onu zaten herkes yapıyor memlekette.Bir Mor ve Ötesi vardı ama şimdi onlarda 'ülke temsilinde'.Bülent Ersoy 40 yılın başında akıllı bir laf etti.O bile iyi geldi bize.

Napalım?

O kadar az ki artık ölüm istemeyen,

Bir kişi,bir kişidir önünde sonunda...

Konuş be Bülent Abla!

23 Şubat 2008 Cumartesi

GÜNEŞ'İ KARIŞTIRMAYIN BU İŞE,GÜNEŞ BARIŞA YAKIŞIR


''Eminim şimdi Kasım da, mezarında rahat uyuyordur ve Genelkurmay’a harekata Güneş adını verdiği için teşekkür ediyordur.''
Kasım mezarında rahat uyumuyor.Çünkü üstüne attıkları toprağa hala kan karışıyor.Kan durmuyor!Kasım bir jandarma onbaşısıydı.Şırnak'ta Küpeli dağında şehit oldu.Kızı Güneş babasının arkasından ağlıyor ayakları çıplak.Devlet için ölmüş babası,ama bir ayakkabı bile vermemiş aynı devlet ona.Belki acısı üzerine dalga geçer gibi hediye etmiştir bir çift ayakkabı,lakin şimdi de babası yoktur.Ve yine aynı Devlet Kuzey Irak'a düzenlediği operasyona Güneş adını vermiş.Kasım mezarında rahat uyumuyor ve teşekkür falan da etmiyordur eminim.Kasım Güneşini görmek istiyordur.Güneş de ayakkabı istemiyordur artık,inadına çıplak ayaklarla basmak istiyordur toprağa,kendi adını taşıyan operasyonda şehit olmuş 5 askerin kimbilir çocuklarıyla birlikte hatta.Şimdi belki içgüdüseldir istekleri ama bırakalım bassınlar toprağa yalınayak.Belki daha iyi anlarlar bizden olup biteni,çözüm getirmeyen ve hatta düğüm atan üstüne üstlük, bu ölümlerin nedensizliğini.Belki daha iyi anlarlar, kanın karıştığı toprakların soğukluğunu ayaklarında hissederlerse.Ve ilerde,kendi çocukları hissetmesin çıplak ayaklarında aynı soğuğu diye belki onlar çözerler bu düğümü.Görülüyor ki bizler,büyükleri bir halt beceremeyeceğiz.
Umuyorum ilerde ısıtacak bu toprağı GÜNEŞ ve arkadaşları...

21 Şubat 2008 Perşembe

ÇOCUK KARYOLASI

karyolada daha önce yatmış olanlar ya da
şu an bu satırları okumak suretiyle ilk defa yatanlar!
bildiğiniz,siz yeni yatanların da göreceği üzere karyolada 'çocuk karyolası' adında bir bölüm var.
bu bölüme ben çocukken yaptığım,sandığım,yaşadığım 'salaklıkları' yazıyorum.Ve diyorum ki siz de çocukken yaptığınız,sandığınız,yaşadığınız(tabi dahi falan değilseniz) 'salaklıkları' iyiler_siyah_giyer1810@hotmail.com.tr adresine sadece isminizi yazarak gönderin,ben de 'çocuk karyolası' bölümünde yer veriyim.hep beraber okuyarak eğlenelim!

mesele sadece eğlenme de değil,çocukluğunuzla yüzleşin!
'ben konuşmayı da okumayı da erkenden öğrendim,aman çok zekiydim,yaramazdım,fırlamanın önde gideniydim' yalanlarını bir kenera bırakın!

bakmayın siz bütün ebeveynlerin 'ay benim oğlan/kız da çok fırlama,çok fena,yandık valla büyüyünce kim bilir ne olur bu' diyerek çocuklarını övdüklerine,aslında bütün çocuklar biraz 'salak'tır!

valla...

18 Şubat 2008 Pazartesi

DİPLOMATİK RAMBO FİLMİ!

Bugün Charlie Wilson'ın Savaşı(Charlie Wilson's War) filmini izledim.Film Amerikan propagandası yapan tipik hollywood filmlerinden(Rambo'nun diplomatik hali!).1980'ler...İki dev Sovyetler Birliği ve Amerika 'soğuk' bir savaşın içindeler.Sovyetler Birliği Afganistan'a girmiş.Kızıl Ordu'yla Afgan Mücahitler savaş halinde.Amerika el altından mücahitleri destekliyor(tabi filmde Usame bin Ladin'den hiç bahsedilmiyor.)Filmin afişinde de dediği gibi sıradışı senatörümüz Charlie(Tom Hanks) bir 'alem'deyken(kızlar,kokain,havuz falan) haberlerde mücahitlerle ilgili bir haber izliyor ve bu konu ilgisini çekiyor,zira kendisi ülkesine bağlı bir siyasetçi ve dolayısıyla bir anti-komünist.Bundan sonra anlatılan Amerika'nın Wilson sayesinde mücahitlere desteğini artırması(silah yardımı) ve mücahitlerin Kızıl Ordu'yu yenmesi.İşin içinde Teksas'ın en zengin kadını(Julia Roberts),CIA(ajan rolünde Hoffman),İsrailli bir silah tüccarı da var tabi. Filmde senatörümüz durumu görmek için Pakistan'a gidip,Pakistan Cumhurbaşkanı'yla görüşüyor ve Afgan mülteci kamplarını ziyaret ediyor.Orda yaşanan tradejiyi görüp(açlık,sakat kalan çocuklar vs.) duygulanıyor ve bu işe daha sıkı sarılıyor.Tabi Sovyetlerin yaptıklarını haklı göstermek istediğim gibi bir şey anlaşılmasın ama o sahneler sırasında duygulanan Amerikalı,bana Irak savaşında Amerika'nın benzer şeyleri Iraklı'lılara yaşattığını hatırlattı.Ve filmde hafiften verilen mücahitlere 'insanlık adına da yardım edildi' mesajı pek inandırıcı gelmedi.Filmin sonunun Wilson'un Afganlılara savaşı kazandırdık eğitim için de yardım edelim,okul falan yapalım önerisi kabul görmeyip yine Wilson'un ''Bir şeyler oldu, şanslılardı ve dünyayı değiştirmişlerdi,sonra oyunun sonunu mahvettik."sözleriyle bitmesi bu filmi Amerikan propagandası yapan bir film olmaktan kurtaramıyor.Ve bir filmin gerçekleri saptırıp Amerikan propagandası yapması benim o filmi 'kötü' diye nitelememe yeter de artar bile!

16 Şubat 2008 Cumartesi

BÜYÜKANIT'A MEKTUPLAR

Adı Gizem.İlköğretim sekizinci sınıfa gidiyormuş.Kendisi bugünkü gazetelerde haberdi.Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'a bir mektup yazmış.Bu kadar çok sorun varken gündemin türbanla meşgul olmasından rahatsız olduğunu belirttiği mektubunda diyor ki;''Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün kemikleri sızlamasın, üzülmesin. Bu millet bizim gibi insanlar olduktan sonra her şeyin üstesinden gelir. Biz birbirimize bağlı, Atatürk’ün yolunda ilerleyen bir milletiz. Gerekirse savaşa da giderim. Yeter ki vatan sağ olsun."Bu aralar Büyükanıt'a vatanperver mektuplar göndermek moda oldu.Geçenlerde hatırlarsınız kanlarından bayrak yapıp göndermişlerdi paşaya öğretmen olmak için okuyan gençler.Paşa da duygulanmıştı.Kanlarından bayrak yapan öğretmen adayları ilerde belki Gizem'in öğretmenleri olacaklar.Gizem mektubunda ne kadar kendi düşüncelerini yazdı bilmiyorum ama bu yaşta ağzında vatan için ölmek var.İlerde kanlarından bayrak yapan öğretmenlerin öğrencisi olduğunda sanmıyorum öğretmenlerinin O'na;''Bir şeyi sevebilmek için yaşaman lazım.Gerekirse ölünür,ama ölüm bir gereklilik haline geliyorsa,ki bu topraklarda gelmiştir.O zaman o topraklarda akıl,sağduyu,sevgi eksiktir.Senin ağzına savaş yakışmıyor.Sen barıştan söz et çocuk.''desinler.Ya da mektubu gönderdiği Büyükanıt'ın...Paşa yine duygulanır sadece.Hadi diyelim o asker.Ya ilerde öğretmenlik yapacak o gençler?Ya daha küçücük çocuğun 'savaşa giderim' demesini normal karşılayıp,överek haber yapan gazeteciler?Ya Gizem'in ailesi?
Biz asker millet miyiz?
Bu kadarı da fazla!
Barıştan söz eden yok mu?

15 Şubat 2008 Cuma

TEYZE

Bir devlet üniversitesinde parasız(!) okuyan ben dün har(a)cımı yatırmaya bankaya gittim.Sıra beklerken karşıda yine benim gibi sıra bekleyen iki amca hararetli bir şekilde 'türban'ı tartışıyorlardı.Onlar türbanı tartışırken,yanda başı örtülü bir teyze(türbanlı değildi,gata modelini benimsemiş bir teyze) kulak kabartmış onları dinliyordu.Heralde amcalar başörtüsü falan deyince,iki tane adamın kafasına taktığı şey hakkında ne konuştuklarını merak etti teyze.Lafa karışır mı dedim,ama konuşmadı.Bir müddet dinledi sonra pek ilgilenmedi.
'Aç diyen de kapa diyen de adam,
Böyle bağlasalar daha iyi olur diyen adam,
Bağlamışsın ama altına kot giymişsin olmaz diyen adam,
Kendi her boku yiyip,sonra namus cinayeti işleyen adam,
Siyasi rantı için kadını kullanan büyük adamlar,
Ya da sadece kullanan adamlar...
Susun ya iki dakka bıktık sizden ulan!' dese Teyze, ben o Teyzeyi yılın Teyzesi seçer.Yıl boyunca sebepli sebepsiz yere büyük harfle başlayan Teyze yazardım bloguma.
Kadınlar da teyze gibi sadece dinliyorlar.Konuşmuyorlar!
Şuçlusu kim?
Gene adamlar!
ya işte böyle teyze...

13 Şubat 2008 Çarşamba

İTTİFAKLAR

Hangi ittifak yarar bize?

AKP-MHP ittifakı İslamcı,görüyoruz.

CHP-MHP ittifakı faşist,gördük şeçimlerde.

Gerekli olan yeni bir şeçenek,tüm sorunlarımız için,başka bir yol.

Aramalı,yaratmalı...

Benden tüm liberallere,İslamcılara,faşistlere güzel bir rumeli türküsü

Bu ittifaklar bize dar gelir.

E safiye'ye de KARYOLA!..

10 Şubat 2008 Pazar

RÜYADA KARYOLA

Rüyada karyola gören kimse iş nedeniyle sürekli seyahate gideceği anlamına gelir. Yol anlamına gelir. Rüyada karyola görmek çok hayırlıdır. Bir karyolanın üzerine oturdugunu gören, bekarsa evlenir, evli ise murad ne ise olur. Eşi hamile ise erkek çocuk doğurur. Üzerinde yatak olmayan bir karyola üzerine oturduğunu gören, yola gider. Hasta ise ölür. Karyolasının kırıldıgını görenin itibarı elinden gider. Veya eşinden ayrılır. Ebu Sait El-Vaize göre; rüyasında üstüne oturduğu karyolanın yürüdüğünü görenin işleri yolunda gider. Karyola üzerinde oturmak, üyeleri huysuz olan bir ailenin reisi olmaktır.

(YAKINDA YAZMAYA BAŞLIYORUM!)
Önemli Not:Bu blog bir rüya tabiri blogu ya da cinsel içerikli bir blog değildir. Adına bakıp aldanmayınız. Sabrediniz. Gönül rahatlığıyla karyolaya yatınız.

KARYOLA

önce şehvet olacak içinde
sonra zirveden düşen bir çığ gibi
yamaca düşecek
amaca yönelik kullanım artacak
zamanla sıcak bir sığınak olacak bize

belli de olmaz,sen de ben de
kesin değiliz bu denklemde

yatak diyorlar şimdilerde
yatmaktan geliyor kelime
güzel de
dedim ya bu konunun
yatmakla ilgisi yok
zirveden düşen bir çığ gibi
yamaca düşecek

kar
karyola...


(YAKINDA YAZMAYA BAŞLIYORUM!)