18 Kasım 2008 Salı

SIKINTI

- Bu mu?
- Evet, bu.
- Kaç yaşındaydınız?
- Ortaokuldaydım. 11-12 herhalde.
- Anladım. O zaman hipnoz yöntemiyle çocukluğunuza yani o döneme döneceğiz. Tam olarak neler olduğunu öğrenmem gerek.
Birkaç dakika sonra
- Gözlerim ağırlaşıyor. Açık tutamıyorum.
- Evet güzel! Şimdi sorularıma cevap vermenizi istiyorum. Ne görüyorsunuz?
- Böyle kuyruklu şeyler var. Anlayamadım hareket ediyorlar.
- Kuyruk mu?
- Evet, ben de onlar gibiyim. Böyle üst tarafım yuvarlak, kuyruk gibi bir uzantım var. Hepimiz aynıyız, milyonlarca sanki hepimiz bir yöne doğru gidiyoruz. Akıyoruz. Ben en öndeyim.
- Çok geriye gitti bu ya! Beyefendi biraz daha ileri alın çok başa gittiniz. Daha yakına gelin 11-12 yaşlarınıza, ortaokuldasınız.
- Sınıftayım şu an. Ortaokul, evet!
- Emin misiniz?
- Evet, ortaokul olmalı. Kızlar çok çirkin, en çirkin zamanları. Arkamda bir kız oturuyor, bildiğin bıyıkları var, çok korkunç!
- Tamam. Sakin olun. Hangi derstesiniz anlayabiliyor musunuz?
- Sıramda makas, yapıştırıcı, renkli kumaşlar, karton falan var. Ders matematik olmalı.
- Ne matematiği beyefendi! Resim dersidir o. Tamam doğru dersteyiz. Onu görüyor musunuz?
- Evet görüyorum. Üstüne kumaşları yapıştırıyorum. Kartonun üstünde önümde duruyor, bana bakıyor. Hayır, hayııııırrr!
- Tamam, sakin olun. Parmağımı şıklattığımda uyanacaksınız.
Birkaç dakika sonra
- Ee, doktor bey sıkıntımın sebebi neymiş?
- Valla, bu yaptığınız şeyi ilk gördüğümde, özellikle gözlüğün saplarını adamın kulağını delip geçmiş gibi yerleştirdiğinizi fark ettim ve dedim ki ‘çocukluğunda şiddete eğilimli bir çocukmuş’. Daha sonra şu soru işareti dikkatimi çekti. Dedim; ‘ailevi sorunlar yaşamış, bazı cevaplayamadığı soruları varmış küçükken’. Tüm bunların bugüne yansıyan sıkıntılarını çektiğinizi düşündüm. Ama durum düşündüğüm gibi değilmiş. Yaptığım hipnoz seansından sonra anladım ki çocukluğunuzda bir problem yok. Gözlük saplarını öyle yerleştirmenizin sebebi; matematiğe sizden daha çok kafası basan gözlüklü bir arkadaşınıza beslediğiniz kıskançlık. Soru işareti ise; yaş 11-12 tabi, kamışa su yeni yeni yürüyor. Karşı cins, merak, bazı sorular, bilmem anlatabildim mi?
- Anlıyorum. Peki, bu sıkıntımı nasıl atlatacağım?
- Basit. Bu yaptığınız el işi çalışmasını hayatınızdan çıkaracaksınız. Unutmaya çalışacaksınız. Bugüne kadar saklamışsınız çünkü kendinizi bu konuda yetenekli sanıyorsunuz, ama yaptığınız bu şey , kusura bakmayın ama çok kötü. Bu konularda yeteneğe sahip olmadığınızı kabullenip bu çalışmalarınızı attığınızda her şey kendiliğinden düzelecek, hiç merak etmeyin.
- Peki, teşekkür ederim. İyi günler.

15 Kasım 2008 Cumartesi

TERÖR VE İKTİDAR

‘…Çocuğun ‘kötülüğü’ bir düşman olmaktan çok bir dayanaktır; bu kötülük pekâlâ yok edilmesi gereken bir uygunsuzluk olarak gösterilebilir. Ancak insanların böylesine umutsuz ve başarısızlığa mahkûm bir işe kendilerini bu derece vakfetmiş olmaları, bu kusurun tümüyle yok olmasının değil görünürle görünmez arası bir yerde kalmasının ve çoğalmasının istendiği kuşkusu uyandırır. Tüm bu arka çıkma tavrı boyunca, iktidar ilerler, duraklarını ve etkilerini çoğaltır; bu arada hedefi de kendisiyle aynı tempoda gerçeğin içine dalarak genişler, bölünür, dal budak salar. Görünürde söz konusu olan bir engelleme tertibatıdır; gerçekte ise çocuğun çevresine, tanımlanmamış bir nüfuz hattı örülmüştür… ‘
Yukarıdaki paragraf Michel Foucault’ya ait. Cinselliğin Tarihi adlı kitabındaki bu paragrafta Foucault; iktidarın(bahsettiği toplumsal iktidar) bir kötülüğü (bu paragrafta çocuğun kötülüğü: cinsel sapkınlık, mastürbasyon vs.) engellemeye çalışırken aslında onu gerçekten engellemek ya da yok etmek amacında olmayacağını, çünkü o kötülüğün varlığıyla aslında iktidarını pekiştirdiğini anlatıyor.
Şimdi; yukarıdaki paragrafta çocuğun kötülüğünü biz ‘terör sorunu’ olarak belirleyelim ve paragrafı yeniden yazalım:
‘’Çocuğun ‘kötülüğü’(bizim paragrafımızda terör sorunu) bir düşman olmaktan çok (iktidara: aklınıza hem devleti, hem hükümetleri, hem genelkurmayı, hem de toplumsal iktidarı getirebilirsiniz) bir dayanaktır; bu kötülük pekâlâ yok edilmesi gereken bir uygunsuzluk olarak gösterilebilir(bizim örneğimiz de öyle de olabilir). Ancak insanların böylesine umutsuz ve başarısızlığa mahkûm bir işe (terörün inatla askeri yollarla çözülmeye çalışılması) kendilerini bu derece vakfetmiş olmaları ,bu kusurun(terörün) tümüyle yok olmasının değil görünürle görünmez arası bir yerde kalmasının ve çoğalmasının istendiği kuşkusu uyandırır. Tüm bu arka çıkma tavrı boyunca, iktidar ilerler duraklarını ve etkilerini çoğaltır; bu arada hedefi de kendisiyle aynı tempoda gerçeğin içine dalarak genişler, bölünür, dal budak salar(terörün bir türlü bitmemesi). Görünürde söz konusu olan bir engelleme tertibatıdır; gerçekte ise çocuğun (toplumun, Kürt halkının, resmi ideolojinin dışında düşünenlerin, barış isteyen solun) çevresine tanımlanmamış bir nüfuz hattı örülmüştür… ‘’
İktidarlarını pekiştirmek, toplumun çevresine ördükleri nüfuzu kaybetmemek için terör sorununu yıllarca çözümsüz bırakanların beceriksiz ya da kafası çalışmadığı için terör sorununu çözemediklerini düşünmek herhalde saflık olur.
Bilmem anlatabildim mi?

11 Kasım 2008 Salı

BİR 68 KUŞAĞI ELEŞTİRİSİ


Biz solcu gençler için 68 kuşağı önemlidir. Bizim için önemli olması eleştiremeyeceğimiz anlamına gelmez tabi. Zaten memleketin başına ne geliyorsa önemsediği şeyleri eleştiremediğinden geliyor. Tabular oluşturup, sıkıntı yaratıyoruz. Bir kabızlık hali diyelim. Bana göre 68 kuşağının eleştirilmesi gereken iki yönü var:
1- Sınıf mücadelesini arka plana itmiş olması
2- Sağlıklı bir Kemalizm eleştirisi yapamamış olması.

İlk eleştirimi biraz açarsam; Türkiye’de sol en başta mücadelesini temellendirirken ‘emperyalizme karşı vatanseverlik’ şiarını kullandı. Asıl işlevi olması gereken sınıf mücadelesini arka plana itti. Elbette sol anti-emperyalisttir fakat mücadelesini temellendirirken işçi sınıfını temel alır. Yani her anti-emperyalist ve vatansever solcu değildir! Emperyalizme karşı vatanseverlik şiarı, zamanla sol içinde bir grubun yabancı düşmanlığına dönüşmüş, milliyetçilik yapmasına hatta faşist tepkiler vermesine neden olmuştur. Ya da milliyetçilik yapmak için antiemperyalizmi ve bu şiarı kullanmışlardır. Peki, böyle bir dönüşüm nasıl gerçekleşmiştir? Kendilerine ulusal sol diyen bu kesim nasıl ortaya çıkmıştır? 68 kuşağına yaptığım ilk eleştirinin bunda bir payı vardır elbet ama en büyük pay ikinci eleştiriyi yapmama sebep olan yanlıştadır.

İkinci eleştirim;68 kuşağının sağlıklı bir Kemalizm eleştirisi yapamamış olmasıdır. Bolşevizm ve Kemalizm arasında görülen bazı yapısal özellikler nedeniyle Kemalizm’i bir tür sosyalizm olarak yorumlayan 68 kuşağı Kemalizm’i toptan kabullenmiş, eleştirmemiş ve Kemalizm’in temel ayaklarından biri olan Türk milliyetçiliğini yok saymıştır(burada kastım bilerek bir görmezden gelme değil; Kemalizm’i algılamasından kaynaklanan bir görememe hali). Bugün kendine ulusal sol diyen kesim açıkça milliyetçilik(hatta bir kesimi faşistlik-bkz Türk solu dergisi) yaparken, kendilerini o kuşağın devamı takipçisi olarak görmektedir. Nedensel bir bağ olduğu söylenebilir ama böyle milliyetçi ve faşist bir söyleme sahip bu kesimi, 68 kuşağının devamı saymak elbette 68 kuşağına büyük haksızlık olur.

68 kuşağının yaptığı hatayı sürdürmek yerine, dünyadaki yeni gelişmelere gözünü kapamadan solu sosyalizmi Marksizm’i yeniden tanımlamış-tanımlamaya çalışan(bu arayış hala sürmektedir), Kemalizm’i eleştirebilen, dünya görüşünü Kemalizm’den bağımsız kurabilen bir sol da Türkiye’de mevcut. Bu sol anti-emperyalisttir ama asla ulusalcı ya da milliyetçi değil enternasyolisttir. Bu sol sosyalisttir, devrimcidir ama asla Kemalist değil özgürlükçüdür. Yaşanan ayrışmadan sonra bu iki görüş çok ayrı yerlere düşmüşlerdir. O yüzden, enternasyolist ve özgürlükçü sol diğer kesim tarafından haksız bir şekilde işbirlikçilikle suçlanmaktadır.
Bu suçlama temelsiz ve anlamsızdır. Türkiye’ye nefes aldıracak gerçek sol; ulusal sol değil özgürlükçü-enternasyolist soldur!

7 Kasım 2008 Cuma

OKUMA LAMBASI



'Aga bu nedir?' derseniz: Bu yeni bir sistem,sadece benim kullandığım. Aslına bakarsanız ilk yaptığımda bana da garip geldi ama sonradan alıştım. Hatta çok sevdim. Çok sevdiğim iki kişinin bana hediye ettiği(doğum günüm nedeniyle) bu okuma lambası çalışma masamın kenarları kalın geldiğinden masaya monte edilemedi(monte!). Zaten monte(dö montö-bugün Fransızca dersine girdim ilk kez) edilse de anlamsız olacaktı zira ben masada kitap okumam,karyolada yatarak okurum, hatta dersi bile affedersiniz kıçımı yaya yaya karyolada çalışırım(yatak yerine karyola demeyi seviyorum bazen. Ama her zaman değil. Günlük hayatta genelde yatak derim). Ben de çalışma masamda çalışabilmem için odada yıllarca duran ama üzerine sayılı oturduğum çalışma masası sandalyesini(onun adı o:çalışma masası sandalyesi,evet biraz uzun siz kısaca çms deyin) yatağımın kenarına koydum okuma lambamıda onun üzerine monte ettim. Ve böyle bir şey çıktı ortaya. Görünüşü ilginç ama çok kullanışlı.

Önceleri kitap okurken uykum gelince yataktan kalkar odanın ışığını kapar sonra yeniden yatardım. O uykunun geldiği ilk tatlı anda ışığı kapamak için yataktan çıkmak zor gelirdi(aman ne zor iş!). Şimdi uykum gelince başucumda duran okuma lambamı yataktan çıkmadan kolaylıkla kapatıp, o uykunun en tatlı anının tadını çıkarıyorum(ben uyumayı seven bir kimseyim).

Okuma lambamı sevmem,ki hayatıma yeni girmesine rağmen kalbimde büyük bir yeri var, çms için de iyi oldu. Yıllar yılı doğru dürüst üzerine oturmadığımdan-o bundan memnundur büyük ihtimalle- ona karşı sevgim ilgim iyice azalmıştı. Benim için önemsiz bir eşya haline gelmeye başlamıştı. Okuma lambamla kurduğu bu işbirliği ona karşı olan düşüncelerimi değiştirdi. Çms de artık okuma lambam gibi odamın önemli eşyalarından.

Geçen gece rüyamda ampulü değiştirmeden okuma lambamın ışığının rengini bir düğme yardımıyla değiştirdiğimi, kırmızı yeşil yaptığımı bir nevi gece lambası haline getirdiğimi gördüm. Lambamın öyle bir özelliği yok ama rüyayı görünce olsa iyi olurdu diye düşündüm. Böylelikle kitabımı okumam bitince uykuya geçmeden gece lambasına dönüştürür, o gece hangi renk ışıkta uyumak istiyorsam o rengi seçer öyle yatardım.

Kim bilir belki yeşil ya da kırmızı ışık veren bir gece lambası alır onu da çms'nin üzerine monte eder, zaten yeterince acayip olan bu görüntüyü daha da acayip hale getirebilirim.Yaparım. Bunu yababilirim. Belki. Belki de yapmam(Belki kelimesini sevesim var).

HABERİN YOK CANIMI SIKIYORSUN!


Atv kanal d star show tv fox tv bu kanalların ana haber bültenleri feci canımı sıkıyor. Bir kere ilk dördünün haber verme şekilleri aynı. Ateşli rahatsız edici bir sesle okunan haberler, alta haberine göre bir müzik ve hep aynı bayağılık. Fox tv’den bahsetmek bile anlamsız. Haberciliğin en kötü örneği, dünyada ilk beşe rahat girer. Bir de bunlar iyi haber falan yapıyoruz havalarında, bu haberlerin sunucuları Ali Kırcalar, Mehmet Ali Birandlar, Uğur Dündarlar toplumun bayıldığı örnek insan iyi haberci pozlarındalar. Oysa berbatlar. Hepsi kişiliksiz haber bültenlerinin sahipleri. Haber bültenleri kişiliksiz çünkü hepsi birbirinin aynı.
Örneğin Güneydoğu Anadolu’daki gerginliği yansıtış biçimleri; tek kelimeyle akıldan yoksun. İkiyüzlüler: Sunucuları kardeşlik mesajları veriyorlar ama haberleri bir o kadar kışkırtıcı, taraflı. Her akşam kendimi Genelkurmay tv izliyormuşum gibi hissediyorum. Hepsi genelkurmay yalakası. DTP’lilerin her sözünü her lafını yanlış yerlere çekip alttan alta gaz vermeye bayılıyorlar. Ahmet Türk’e ‘soykırım dedi’ haberlerini aynı bayağılık ile verdiler ama Ahmet Türk’ün savunmasını görebildiniz mi? Biz her şeyin kötüsüne mecbur muyuz? Bu Adana Valisi'ne bu hükümete bu bayağı haber bültenlerine mecbur muyuz?
Uzun lafın kısası haber bültenleriniz beş para etmez!

1 Kasım 2008 Cumartesi

ÜTOPYA


''Bugünkü durumun tuhaflığını düşünün. Bundan 30-40 yıl önce hâlâ geleceğin ne olacağını tartışıyorduk;komünist mi, faşist mi, kapitalist mi, her neyse.Bugünse artık bunu tartışan yok. Hepimiz sessizce küresel kapitalizmin kalıcı olduğunu kabullendik.Öte yandan, kozmik felaketler bizde bir saplantı halini aldı. Yeryüzündeki yaşamın bir virüs ya da dünyaya çarpacak bir asteroit yüzünden bütünüyle sona ereceğinden korkuyoruz. Asıl paradoks şu ki yeryüzündeki yaşamın nasıl son bulacağını hayalimizde canlandırmak, kapitalizmin mütevazı bir kökten değişim geçireceğini hayalimizde canlandırmaktan çok daha kolay. Bu da “Ütopya”yı yeniden icat etmemiz anlamına geliyor...''

Slavoj Zizek