19 Şubat 2009 Perşembe

AVUCUMDAKİ YARA


Elime bakıyor. Boş avucumda sanki bir şey arıyor, benim bilmediğim. Suratına bakıyorum. Bıyıkları var izin verse salıncak kuracağım bıyıklarına! Çocuk aklı işte! Bir ara göz göze geliyoruz. Gözleri iri, siyah tıpkı bıyıkları gibi. Sevgisiz bakıyor. Parmağında yüzük var, fark ediyorum. Babamın da parmağında yüzük var. Demek ki o da evli, çocukları bile olabilir. Onlara da bu kadar sevgisiz mi bakıyor acaba?

‘Hadi binin arabaya, gidiyoruz’’ diyor. Biniyoruz. Benle beraber yedi kişi daha var. Camdan dışarı bakıyorum. Bildiğim yerler, ama sanki polis arabasıyla geçerken biraz yabancı geliyor aynı tanıdık sokaklar. Oysa işte şu sokak, her gün top oynadığım sokak. Şu köşede düşmüştüm geçen gün. Nerdeyse ayağımı kırıyordum. Şu sokağın sonunda bir arkadaşımın evi var. Bizim ev daha içeri taraflarda buradan görülmez. Arabanın içi sıcak, bir uyku bastırıyor. Kafamı cama dayıyorum. Bir sesle kendimi topluyorum.

İçimizden benden daha büyükçe olan biri ‘Bizi neden götürüyorsunuz?’ diye bağırıyor. Cesareti hoşuma gidiyor. Şoförün yanında oturan polis sakince ‘Onu taş atarken düşünecektiniz’ diyor. Avucuma bakıyorum. Avucumda bir yara izi. Yarım saat önce bir polis panzerinin altında kalıyordum nerdeyse. Kendimi yere atınca oldu. Son anda ezilmekten kurtuldum. Yaram beni ele verdi. Korkuyorum. Aslında ben taş atmadım. Gücüm yok. Taş atmak diğerlerinin işi benim görevim yardım etmekti. Şimdi anlatsam mı? Dinlerler mi?

Korkum zaman geçtikçe artıyor. Aklıma, geçen eylemde tutuklanan bizim mahalleden iki çocuk geliyor. Bir daha geri gelmemişlerdi. Haberlerde duymuştum yirmi üç yıl hapishanede kalmaları isteniyormuş. Kim istiyor? Ya anneleri? Nasıl görüşecekler? Ben de bir daha göremezsem bizimkileri! Hep bu avucumdaki yara yüzünden. Ben aslında taş atmadım ki!

Arabadan iniyoruz. Tek sıra halinde karakola giriyoruz. Ayakta yine sıralı bekliyoruz. Karşımızda bir polis duruyor. Bize bakıyor. Yine sevgisiz. Bir tek ben mi böyle hissediyorum bilmiyorum? Sakince konuşmaya başlıyor. Beyaz saçlı, beyaz bıyıklı, başında saç kalmamış sadece arkasında biraz da tepesinde. Yalnız bu polisin bıyıklarına izin verse de salıncak kurulmaz. Olmaz yeterince pos değil! Ben bunları düşünürken bağırışı kendime getiriyor beni. ‘Hainlik yapmayın!’ diye bağırıyor. Yine gözüm avucumdaki yaraya takılıyor. Polisin sesi yükseldikçe daha büyük bir korku duyuyorum içimde. Taş atmadığımı nasıl ispat edeceğim? Elimdeki yara aleyhime feci şekilde delil oluşturuyor. Zaten bir süre sonra vazgeçiyorum gerçeği söylemekten. Sorarlar mı bilmiyorum ama sorsalar da taş atmadığımı söylemeyeceğim. Aksine ‘ben de attım’ diyeceğim. İki nedeni var: Birincisi zaten gerçeği söylesem de inanmayacaklar. İkinci ‘ben taş atmadım’ demek biraz korkakça bir davranış olacak. Korkmasına korkuyorum ama bir korkak olarak bilinmekten daha çok korkuyorum. Zaten bizim buralarda korku çok bilindik bir duygu. Dededen babadan kalma. O yüzden baş etmeyi iyi biliriz. Korkularımızla yaşamayı öğrendik. Tüm bunları düşünüp bir karara varırken ben, yine polisin bağrışı kesiyor düşüncelerimi. Tükürük saça saça bağırıyor, ‘Siz sevmiyor musunuz vatanınızı, hainler, piç kuruları!’.

Vatan topraktı. Yaşadığımız topraklar. Okulda öğrenmiştim. Kutsaldı. Öğretmen kanlarla sulandı falan bir şeyler demişti ama pek anlayamamıştım kanla kutsallığın ilişkisini. Sonra kendi kafamda, ‘ektiğimiz tohumlardan bize yiyecek veren toprak olduğuna göre kutsaldır tabi’ demiştim. Kendimce öyle bir kutsallık atfetmiştim vatana, toprağa. Kanı pek karıştırmamıştım. Vatan oturduğumuz, bizi besleyen topraksa tabi ki seviyorum ben vatanı. Bu şehri mahallemi arkadaşlarımı seviyorum. Ben yalınayak dolaşarak büyüdüm bu topraklarda oysa bize bağıran bu polisi daha önce hiç görmemiştim buralarda. Sanki buraların sahibiymiş gibi konuşmasına bir anlam veremiyorum. Tekrar konuşmasına kulak kesiliyorum. ‘Siz o yardımları bir daha nah alırsınız’ diyor. Daha az bağırıyor şimdi. ‘Sizi adam etmesini biliriz biz’ diyor. ‘Bir daha sizi görmeyeyim karşımda! Hadi siktirin gidin!’’ diyor. Yine tek sıra halinde çıkıyoruz karakoldan.

Hava kararmış. Bir saat olmuş içeri gireli. Serinlik yüzüme çarpıyor dışarı çıkınca. Hoşuma gidiyor. Gökyüzüne bakıyorum. Yıldızlar çıkmaya başlamış tek tük. Yorgunum içimde uyuma isteği var. Ama mutlu hissediyorum kendimi. Ya hapishaneye gönderselerdi beni yıllarca çıkamasaydım dışarı. İçerde bana aileme edilen küfürleri tehditleri dışarıda olmanın mutluluğuyla unutuveriyorum. Az ilerdeki çeşmeye ilişiyor gözüm. Gidip avucumdaki yarayı yıkıyorum kurumuş kanları temizliyorum. Ve eve doğru koşuyorum…

8 Şubat 2009 Pazar

KEMALİSTLER 'TEHLİKE'NİN FARKINDA

25 Ocak 2009 tarihli Radikal-2’de yayımlanan, İbrahim Kaya’nın ‘’Hiçbir zaman Kemalist olmadık!’’ başlıklı yazısına (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=918348&Date=25.01.2009&CategoryID=42) gıyabında gerekli bir cevaptır:

En sonda söylemem gerekeni en başta söyleyeyim ve ruhumu kurtarayım. İbrahim Kaya’nın bu yazısı; değişen, tabularını kırmaya başlayan, konuşan ve yıllardır sustuğu konularda daha da gür sesle konuşacak olan Türkiye halkına, yeni bir şey söyleyemeyecek, giderek radikalleşecek, kaldıysa biraz kalmış etkisini ve en sonunda da egemenliğini kaybedecek Kemalizm’i, yeni bir şeymiş gibi, yanlış anlaşılmış ve hakkında yapılan eleştiriler bu yüzdenmiş gibi gösterme çabasıdır. Naif bir Kemalist’in sınıfta kalmış bir öğrenci olan Kemalizm’i kurtarma yazı(lı)sıdır. Ama anlaşılıyor ki bu derse iyi çalışılmamış. Yardımcı olalım:

İbrahim Kaya Kemalizm’i ‘ilk ve kapsamlı Batılı olmayan modernlik projesi’ olarak tanımlıyor yazısında. Kaya’ya ya da Kaya’nın Kemalizm yorumuna göre ‘modern bir devlet’ olabilmenin şartı; hem sömürmeyen yani emperyalist olmayan ve tabi aynı zamanda sömürülmeyen yani ‘tam bağımsız’ olan bir devlet olabilmek. ‘Batı emperyalist olduğu için ‘modern’ değildir, Türkiye ise tam bağımsız olamadığı için modernleşememiştir’ demeye getiriyor. İyi güzel de, bu sömüren devletler ve sömürülen devletler ayrımı ve buna dayalı bir modern devlet tanımı çok yüzeysel ve sorunlu değil mi? Sözgelimi; ‘sömüren devletlerin’ içinde sömürülen sınıflar, ‘sömürülen devletlerin’ içinde sömüren sınıflar yok mudur? O sizin dediğiniz ayrım sömüren ve sömürülen sınıflar olmasın? Nasıl ki başka bir dünya mümkünse, başka bir anti-emperyalizm de mümkün! Siz Kemalistler ne zaman anlayacaksınız bu durumu? Kemalizm’i Mustafa Kemal’in kemiklerini sızlatacak biçimde Batı karşıtlığına çevirip, ‘Batılı olmayan modernleşme projesi’ ilan ediyorsunuz. Amenna! Peki, nasıl bir modernleşme projesidir, bu Kemalizm’in modernleşme projesi? Dünyada örnek olarak gösterebileceğiniz bu yolla(Batılı olmayan bir projeyle) modernleşmiş toplumlar var mıdır? Yoksa modernleşme başarısını, hepimiz Kemalist olmayı becerebilseydik, sadece ‘yalnız ve güzel’ ülkemiz mi başaracaktı? Hoş, bir modernleşme budalası değilim lakin merak etmiyor da değilim tüm bu soruların cevaplarını!

Devam edelim. Kemalizm Kaya’ya göre bir ‘insan-özne’ yaratma projesiymiş. Evet, Kemalizm ulus-devlet kurma adına kendi kafasındaki ‘özneyi’ yaratmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Türk ve Sünni Müslüman(tabi Kemalist sınırlar içinde bir Müslüman) ‘özne’ yaratımı! Kaya diyor ki ‘’Kemalist Cumhuriyet ideali hiçbir biçimde ‘kültürleri’ kendine muhatap almadı’. Gerçekten Kemalizm için gurur verici bir özellik! Kendi kafasındaki tanıma uymayan ‘kültüre’ ‘dile’ sahip olanları düşman belledi. Sadece anadilini konuşmak isteyen ve bunu dile getirenleri hapislerinde tuttu. Kaya ise bu durumu olumluyor ve Kemalizm’in birey yaratma projesine, bireye öncelik vermesine(!) övgüler düzüyor. Ama Kemalist projenin daha ana dilini konuşmasına izin vermediği vatandaşını nasıl birey yapacağını anlatmıyor. Dahası, ‘Kemalist Cumhuriyet İdeali’ programlı bir şekilde uyguladığı zulümle istediği gibi olmayan ‘öznelerini’ doğdukları topraklardan kaçmak zorunda bırakırken, Kaya tüm bu acıları yaşayanlarla dalga geçer gibi, hala yeterince ulus devlet olamayışımızdan yakınıyor. Kaya’ya göre ne zaman ulus devlet olacağız ben biliyorum: Herkes Türkçe konuşunca ve elbette Kemalist olunca! Ya sev ya terk et! İşine gelirse! Kaya yazısı boyunca modern olana o kadar takılmış ki post-modern tartışmalardan, ulus devletlerin tartışmaya açıldığından, yeni cemaatçilik tartışmalarından bihaber görünüyor. Ya da öyleymiş gibi davranıyor.

Daha söylenecek çok şey var elbette. Kaya’nın yazısının elle tutulur hiçbir yanı yok. İbrahim Kaya, bu toprakların yaşadığı acıların hesabı, kraldan çok kralcı Kemalistlerden sorulmasın diye büyük bir uyanıklıkla ‘Hiçbir zaman Kemalist olmadık canım! Şaka yaptık yahu!’ ana fikir(siz)li bir yazı yazmış. Bu yazılar çok yazılacak. Sıradanlaşacak. Cevap bile vermeyeceğiz zamanla. Gülüp geçeceğiz. Ama bu bir ilk cevaptır. Kayıtlara geçsin. Aklımın yettiğince yazdım. Elbette biliyorum her şeye yetmiyor aklım. Ama içimden bir yerden hissediyorum. Şimdiki yetersiz aklımın hayal ettiği Türkiye’de bazıları ellerine kalem almaya utanacak! Bunu önce kendilerine saygısızlık sayacak! Ama elbette mutlu olacaklar. Hep beraber daha güzel bir Türkiye’de yaşayacağız. Çünkü onlar da ‘tehlikenin’ farkında! Onlara inat, onlara rağmen tabularımızı yıkıyoruz, konuşuyoruz, geçmişle ve elbette Kemalizm ile hesaplaşıyoruz.