27 Ağustos 2008 Çarşamba

SELMA


Şu cep telefonu, şarja taktığımda yanından ayrılabileceğimi düşünüp(!) sesini kendi kendine yükseltiyor lakin sevdiğim kıza mesajımda ne yazacağımı kara kara düşünürken hiç yardımcı olmuyor.
Televizyon desen ayrı bir duygusuz. Beni eğlendirirken mesela kendi bir kere bile gülmüyor. Ya da ağlattığında beni, teselli etmiyor, üstüne üstlük üzülmüyor bile ağladığıma. Kapıyorum, ekranında yansıyorum, beni içine alıyor sanıyorum aslında görüntümü bozuyor. Ben böyle değilim diyorum aynaya bakıyorum-uzaktan ama- yakışıklı buluyorum kendimi. Biraz olsun teselli buluyorum.

Susadım. Mutfağa geçiyorum. Buzdolabını açıyorum. Serinlik üfürüyor suratıma, rahatlıyorum. Otursam mı diyorum şurada şöyle oh serin serin. Ötmeye başlıyor. Bu ses beynimi tırmalıyor. Anlıyorum ki kapağını kapamamı ve ona öyle uzun süre dokunmamamı istiyor. Çarpıyorum suratına kapısını dolabın. Su bile içmiyorum. Sinirleniyorum.

Dolaptan bulamadığım sıcaklığı, pardon serinliği, klimadan bulmak umuduyla salona dönüyorum. Televizyona bozuğum suratına bakmıyorum. Klimanın kumandasını arıyorum. Kim bilir nerde? Çekmecelere bakıyorum, koltukların arasına bakıyorum ki kumandalar bayılır oralara ve sonunda bir kumanda buluyorum lakin bulduğum kumanda televizyonun kumandası. Atıyorum elimden, sonra sinsice televizyona dönüyorum. Düşmanımın dostu benim düşmanın oluyor doğal olarak. Bu doğal mı ki diye soruyorum kendime, kumandanın ne suçu var değil mi? O da emir kulu sonuçta! Neyse ne! Klimaya soran gözlerle bakıyorum nerde diyorum kumandan, uzaktan. Cevap vermiyor. Bu klima hep böyleydi. Geldi geleli çok az konuştu, konuşmayı pek sevmedi. Hoş biz de pek ilgilenmedik ama o da hiç lafa karışmadı ki!

Odamdayım. Telefonuma bakıyorum karşıdan. Bir kağıt kalem alıyorum. ‘merhaba Selma,uzun süredir senden hoşlanıyorum’ üstünü karalıyorum yazdıklarımın. Konuya böyle damdan düşer gibi pat diye girilmez ki! ‘merhaba Selma nasılsın? Ya sana bir şey söyleyeceğim ama biraz utanı..çekiniyo..’ Yok bu da olmadı. Çok kendine güvensiz oldu. Ne yazsam? Aslında şöyle uzun uzun yazmak araya bir iki şiir koymak lazım ama bu telefonun mesaj kapasitesi yetmez. Arasam mı? Hiç cesaretim de yok ki! Telefonu elime alıyorum. Telefona kayıtlı isimlere bakıyorum. Çoğunu şimdi arasam kendimi tanıtmam gerekir. Bir daha aramayacağım, artık görüşmediğim bir sürü isim. Bazısının kim olduğunu bile hatırlamıyorum. Rehberimden isim silememek gibi bir huyum var. Bir sürü garip huylarımdan bir tanesi işte! Rahmi, Recep Amca ve Selma ama bu çirkin olan diğer Selma. Benim aşık olduğum Selma güzel olan Selma ya da ben aşık olduğum için bana güzel geliyor. Mesela diğer Selma’ya aşık olan biri de o Selma’yı güzel bulup, benimkini beğenmiyordur. Neyse, işte benim güzel Selma’m!

Yeşil mi? Kırmızı mı? Bomba imha eden bir amatör heyecanıyla terliyorum. Arasam mı? Vazgeçsem mi? Arayıp ne diyeceğim? Ya sesim titrerse? Kızlar kendine güvenli erkekleri sever. Zaten kızlar hep bende olmayan özelliklerin bulunduğu erkekleri sever. Selma acaba o kızlardan mı? Kendime romantik komedi filmlerinde kıza açılan çekingen ama tatlı adam rolü biçiyorum. İçimden diyaloglar geçiriyorum. Sonra yine içimden ‘onlar film lan! Burası gerçek hayat, bu zaman gerçek zaman’ diyorum. Sonra bu içimden geçirdiğim cümleyi de film de geçebilecek bir cümleye benzetiyorum. Tüm bu 'aramalıyım' ve 'aramasam daha iyi' arasında gidip gelen iç hesaplaşmada aramamaktan yana karar verdiğimi fark ediyorum. Telefonu sanki kendime güvensizliğimin sebebi oymuş gibi yere atıyorum.

Televizyona bozuğum, buzdolabına sinirlendim, klima zaten ketum kumandasının yerini bile söylemiyor. Bir telefona güvenmiştim sevdiğim kızla aramı yapar diye, o da hiç yardımcı olmadı. Öyle yatıyor yerde, elektriğimizden yiyor. Ben de bilgisayarı açıyorum ve bu okuduğun satırları yazıyorum. Sanma sırdaşım, her şeyimi bununla paylaşıyorum. En çok ta bu bilgisayara kıl oluyorum! Bir kere çok ukala. Böyle her şeyi biliyormuş havalarında. Tamam, kabul ediyorum bazı bildiği şeyler var ama ukalalık yapmanın, karşındakini küçük görmenin anlamı var mı? Bir dosya sileceğim on kere soruyor ‘emin misin?’. İki satır bir şey yazacağım, yazdığım metinde iki kelime oyunu yapacağım yok! Neymiş hatalıymış, doğrusu böyle yazılırmış. Ben de biliyorum o kelimenin öyle yazıldığını sen edebiyattan anlamıyorsun. Hem edebiyattan anlamadığını kabul etmiyor, hem Türkçede ikilemelerin olduğunu bilmiyor, hem de uzun uzun yazdığımda mesela - bak yine yaptı- ikinci uzunun altını çiziyor. Neymiş efendim kelime tekrarıymış. Bir de emir veriyor: ‘Yinelenen sözcüğü sil!’ Silmiyorum işte! Ve inadına aynı kelimeyi uzun uzun yazıyorum: Selma Selma Selma Selma Selma Selma Selma Selma Selma Selma…

Selma seni çok seviyorum!
Bir tek seni seviyorum!