
27 Aralık 2009 Pazar
İŞÇİLER VE ÇAKALLAR

24 Aralık 2009 Perşembe
HASSİKTİR!

23 Aralık 2009 Çarşamba
BARIŞ İÇİN YEDİ ŞART
Açılım harbiden açılacaksa;1- İyi Kürt-Kötü Kürt ayrımından vazgeçilmeli; Ahmet Türk, Emine Ayna, Abdullah Öcalan hepsinin muhatap alınması çözüm için gereklidir.
2- Abdullah Öcalan gerçeği kabullenilmeli; beğenin beğenmeyin Kürt halkının büyük bir bölümü için önemli bir figür. Onu bu işin içine katmadan terörü bitirip barışı sağlamak imkânsıza yakın bir ihtimal. Savaşan bir tarafı dışarıda bırakarak barış getirmek izah edilebilir bir durum değildir. Savaştığınla barışırsın. Dolayısıyla Öcalan ve PKK barış sürecinde dışarıda bırakılmaması gereken taraflardır. Aslına bakılırsa Öcalan, PKK, DTP(şimdi BDP) hepsi aynı taraftır. Ayrılın demek hiç gerçekleşmeyecek, gerçekleşemeyecek bir istekte bulunup, barış sürecinin önünü tıkamak demektir.
3- Mecliste siyaset yapmayı seçmiş Kürtler sahiplenilmeli, düşünce ve vicdan özgürlüklerine şartsız destek verilmeli ve dayatmalarda bulunulmamalı.
4- ‘Kandırılmış Kürtler’ söyleminden vazgeçilmeli; ne polise taş atan çocuklar ne de dağa çıkan insanlar kandırılmış. İnsanlar dağa çıkıyor ve sokaklarda polisle çatışıyorlarsa ortada bir sorun olduğu içindir.
5- ‘Bin yıldır kardeşiz’ ‘Kürtlere ne zaman ayrımcılık yapıldı?’ gibi gerçeklerle bağdaşmayan laf ebeliklerinden vazgeçilmeli. Tarihsel gerçekler, işlenilen suçlar, yapılan hatalar kabul edilmeli.
6- Kürt halkının uzaydan gelmediği bu toplumun genel rahatsızlıklarından onların da muzdarip olduğu unutulmamalı; yani Kürt hareketine siyasi bir eleştiri getirirken(diyelim ki liderlerini çok fazla önemsiyorlar eleştirisi) aynı eleştiriyi kendimize de yöneltmeli, kusurları sadece Kürtlerin kusuruymuş gibi göstermekten vazgeçilmeli.
7- Tüm bu gerçekleri görüp, bu gerçeklere uygun olarak gereken reformlar radikal bir şekilde gerçekleştirilmeli, iki adım ileri bir adım geri atarak değil.
Ben bir dahi falan değilim. Bunlar apaçık ortada olan gerçekler. Bırakın bir vicdanı, pratik bir akla sahip herkesin barışın gelmesi için gerekli bu apaçık gerçekleri görmemesi hayret verici. Tabi bir de barış gelirse ideolojilerini/siyaset zeminlerini/var olma sebeplerini kaybedecekler var; yani barışı istemeyenler. Onlar savaş çığırtkanlığı yapmaya devam edecekler, hem de ‘biz de barış istiyoruz’ yalanını utanmadan söyleyerek. Gerçekten barış isteyip yukarıdaki gerçekleri görmeyenler ise bir akıl tutulması içindeler ve savaş çığırtkanlarının ekmeğine yağ sürmekteler.
Barışın gelmesini gerçekten istiyor muyuz istemiyor muyuz, işte bütün mesele bu!
13 Kasım 2009 Cuma
CHP'NİN 'ONUR'U

12 Kasım 2009 Perşembe
ARABA SEVDASI
Bu videoyu izlerken bir mantık hatası olduğunu düşünebilirsiniz. Diyebilirsiniz ki 'olur mu canım Tayyip Erdoğan'ın önde direksiyonda olması gerekir, şu an iktidarda o var'. Ama durum tam da videodaki gibi Türkiye'de. CHP-MHP ikilisinin ideolojisi Türkiye'de devletin resmi ideolojisi ve dolayısıyla 'iktidara' kim gelirse gelsin gerçek iktidar bu resmi ideoloji. O yüzden de bazen hükümette olanlar arka koltukta oturmak durumunda kalıyor. Bugünkü sancının kargaşanın sebebi de ön koltuğa geçme mücadelesidir zaten. Bir normalleşme çabası anlayacağınız. Ebedi olarak ön koltukta oturacaklarını sananlar yavaştan arka koltuğa geçeceklerini anlayınca feryadı basıyorlar, canları acıyor, politika yaptıkları zemin ayaklarından kayıyor. Hatta belki daha da ileride yeni şeyler söyleyemedikleri için arabadan bile inmek zorunda kalacaklar. Farkındalar. O yüzden çok bağırıyorlar. Bir kuyruklarına basılma durumu anlayacağınız!
5 Eylül 2009 Cumartesi
KIR ZİNCİRLERİNİ GEL AŞKA KANALIM SENİNLE

4 Eylül 2009 Cuma
DOĞU ANADOLU'YA 'EĞİTİM' GÖTÜRMEYİN

13 Temmuz 2009 Pazartesi
TEMELKURAN'IN DEĞİŞİM KORKUSU

En sonda söylemem gerekeni başta söylemem gerekirse, Temelkuran’ın olumsuzlayarak söylediği ‘Bu cumhuriyet, yatırım yaptığı ve desteklediği insan tipini değiştiriyor’ cümlesi, eğer öyleyse ki bence henüz böyle bir durum yok maalesef, çok olumlu bir şeyi ifade ediyor. Keşke cumhuriyet yatırım yaptığı insan tipini değiştirebilse, çünkü ‘sistem’in yarattığı insan tipi çok ta matah bir insan tipi değil. Temelkuran cumhuriyetin bugüne kadar ‘Batılı, laik, demokratik değerlere’ sahip insanlar yetiştirdiğine inanmaya devam ededursun, ‘sistem’in yetiştirdiği ya da yetiştirmek istediği insan tipinin çarpık laiklik anlayışı ve demokrasiyi ne kadar içine sindirdiği ortadadır. Bu ‘sistem’ baştan beri ne laiktir ne de demokratiktir. Durum buyken bu sistem hiçbir zaman Temelkuran’ın söylediği gibi bir insan tipi yetiştirmemiştir. Resmi söylem elbette böyle bir insan tipini yetiştirdiğini iddia etmiştir ama gerçekte böyle bir durum yoktur.
Peki, olan nedir? Temelkuran’ı korkutan nedir? Başta da söylediğim gibi Türkiye’nin değişmesidir, sistemin değişmesidir. Sistem bu güne kadar tek tip, devletçi-milliyetçi, militarist bir insan tipi yaratmak istedi. Bu insan tipinin kimliğini de Türk-Sünni Müslüman olarak belirledi. Geriye kalan tüm kimlikleri ve ideolojileri boğdu. Tartışılmaz tabular yarattı ve tüm bunları yaparken, insanları ‘demokratik ve laik bir cumhuriyette’ yaşadıklarına inandırdı. Ama yalanlar ve tabular yıkılmaya mahkûmdur. Bu gün Türkiye’nin yaşadığı sancılar, sisteme baştan beri egemen olan güçlerin dışladıkları kesimlerin artık sistemi zorlamasıdır. Yaşananlar iktidar mücadelesidir. Dışlanan ‘İslamcılar’ kısmen iktidarı ellerinde tutuyorlar bugün. İktidara ortak olmak için merkeze gelip yerleştiler ve zoraki de olsa Batı’ya yöneldiler. ‘Esas’ egemenler direniyorlar. Kürtler de siyaset yapmaya başlayacak. Onlar da iktidardan paylarını almak için, sistemi yönlendirenler arasına girmek için çalışacaklar. Ve‘sistem’ normalleşecek. Sancılı olacak ama demokratikleşecek. Bu güne kadar sistemden dışlananlar gerçekten demokratik, gerçekten laik yeni bir ‘sistem’ için mücadele edecekler.
Elbette AKP’nin gönülden bir demokrasi mücadelesi verdiğini falan iddia etmiyorum. İktidarını korumak için zorunlu olarak bazı tabulara ve ‘esas’ egemenlerin çarklarına çomak sokuyor. Türkiye’nin bence lehine işleyen bu iktidar kavgasını ‘Türkiye, başka bir ülke olacak’ (Türkiye İran olacak paranoyasının Temelkuran’daki tezahürü) ya da ‘ Bir insan modeli yaratılıyor ve Batılı, laik, demokratik değerlerle yetiştirilmiş insanları sistem kusmaya hazırlanıyor’ (Laiklik elden gidecek-sanki varmış gibi- ,şeriat gelecek, kızların zorla kafasını kapatacaklar vs. paranoyalarının Temelkuran’daki tezahürü) gibi yorumlamak Türkiye’deki değişimi, değişim çabasını ya da yaşanmakta olan Türkiye’nin yararına olacak bu iktidar mücadelesini doğru okuyamamaktır.
23 Nisan 2009 Perşembe
ÇOCUK MU? ULUSAL EGEMENLİK Mİ?

Küçük başbakan bugün ona öğretilen rolünü çok güzel oynadı. Peki, bugünkü küçük başbakan büyüdüğünde, bu boktan eğitim sisteminde resmi ideolojiyle şekillendirildikten sonra bir şey değişecek mi? Yaşı 18 olup üniversiteye geldiğinde yine ona öğretilen rolünü oynamaya devam edecek mi? Yoksa yeni şeyler mi söyleyecek? İşte bütün mesele bu!Bugün bu topraklarda yaşayan Kürt çocuklara reva görülenlerden ve halkın oylarıyla şeçtiği DTP ye karşı alınan tavırdan dolayı çocukların 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutlamıyorum! Bu sorunlardan hiç sözetmeden bu bayramı kutlayanları da ikiyüzlü ilan ediyorum!
23 Mart 2009 Pazartesi
PROPAGANDA

Neden adayım?
Doğal ve kültürel değerleri korunmuş İzmir için
Çarpık yapılaşma, görüntü ve gürültü kirliliğini bitirmek için
Zorunlu gereksinim olan sağlıklı suya ücretsiz erişim için
Tüprag'ın altını değil , İzmirin suyunun korunması için
Aliağa Termik Santralına kesinlikle izin vermeyecek yerel yönetim için
Havası temiz İzmir için
Çöpten arınmış bir kent için,
Söz ve kararın; rant ve kar sağlamak isteyenlerin değil, İzmirlilerin olması için
Şeffaf ve halk meclislerinin denetleyeceği belediyecilik için,
İzmirlilerin yapacağı bütçesi olan belediye için
Çalışanlarının yarısının kadın olacağı yerel yönetim için
Engellilere engel olmayacak İzmir için,
Yaşlıların yaşamını kolaylaştıracak bir kent için
Gençlik Meclisleri ile katılımın sağlanacağı, mutlu ve umutlu gençliği olan bir kent yaratmak için
Çok kültürlü çok dilli belediye hizmetleri için
Sağlıkta dönüşüm adı altında insanları hastalığa, ölüme mahkum eden sisteme dur demek için
Ücretsiz hizmet verecek semt poliklinikleri olan Belediyecilik için
Kriz mağdurlarını yalnız bırakmayacak belediyecilik için
İşçi sağlığı ve iş güvenliğini sağlanmış İzmir için
Çalışanların karar süreçlerinde katıldığı belediyecilik için
Taşeronlaşmanın kökünün kazındığı yerel yönetim için
Anadilde hizmet veren kadın danışma merkezleri, sığınma evleri olan İzmir için
Yoksullara sosyal konutlar sağlayan yerel yönetim için
Kentsel dönüşüm adı altında insanların konutlarının başlarına yıkılmasını durdurmak için
Yayalara ve toplu ulaşıma öncelik veren belediyecilik için
Şİddetten arınmış, barışın ve kardeşliğin yaşatıldığı bir İzmir İçin
Ege Denizi'nin barış gölü haline gelmesi için
Hayvan haklarının savunulduğu kenti yaratmak için
Hayvan Bakim ve Rehabilitasyon Merkezleri olan İzmir için
İnsanı, doğayı, kentlerimizi sömüren kapitalist politikalara dur demek için
Tarihiyle, kültürel ve doğal zenginlikleriyle, barış içinde insanların yaşadığı İzmir için
Belediye Yönetimlerinde saltanata son vermek için
Kentimizi sermayenin güdümünden geri almak için
Yoksulların, ezilenlerin, emekçilerin yüzünün güldüğü bir kent için
Yaşam alanlarıyla uyumlu planlama için
Hep yaşamı savunan belediyecilik için
Arif Ali Cangı
İzmir Birlikte Başaracağız Platformu
İzmir Büyükşehir Belediyesi Bağımsız Başkan adayı
19 Şubat 2009 Perşembe
AVUCUMDAKİ YARA

Elime bakıyor. Boş avucumda sanki bir şey arıyor, benim bilmediğim. Suratına bakıyorum. Bıyıkları var izin verse salıncak kuracağım bıyıklarına! Çocuk aklı işte! Bir ara göz göze geliyoruz. Gözleri iri, siyah tıpkı bıyıkları gibi. Sevgisiz bakıyor. Parmağında yüzük var, fark ediyorum. Babamın da parmağında yüzük var. Demek ki o da evli, çocukları bile olabilir. Onlara da bu kadar sevgisiz mi bakıyor acaba?
‘Hadi binin arabaya, gidiyoruz’’ diyor. Biniyoruz. Benle beraber yedi kişi daha var. Camdan dışarı bakıyorum. Bildiğim yerler, ama sanki polis arabasıyla geçerken biraz yabancı geliyor aynı tanıdık sokaklar. Oysa işte şu sokak, her gün top oynadığım sokak. Şu köşede düşmüştüm geçen gün. Nerdeyse ayağımı kırıyordum. Şu sokağın sonunda bir arkadaşımın evi var. Bizim ev daha içeri taraflarda buradan görülmez. Arabanın içi sıcak, bir uyku bastırıyor. Kafamı cama dayıyorum. Bir sesle kendimi topluyorum.
İçimizden benden daha büyükçe olan biri ‘Bizi neden götürüyorsunuz?’ diye bağırıyor. Cesareti hoşuma gidiyor. Şoförün yanında oturan polis sakince ‘Onu taş atarken düşünecektiniz’ diyor. Avucuma bakıyorum. Avucumda bir yara izi. Yarım saat önce bir polis panzerinin altında kalıyordum nerdeyse. Kendimi yere atınca oldu. Son anda ezilmekten kurtuldum. Yaram beni ele verdi. Korkuyorum. Aslında ben taş atmadım. Gücüm yok. Taş atmak diğerlerinin işi benim görevim yardım etmekti. Şimdi anlatsam mı? Dinlerler mi?
Korkum zaman geçtikçe artıyor. Aklıma, geçen eylemde tutuklanan bizim mahalleden iki çocuk geliyor. Bir daha geri gelmemişlerdi. Haberlerde duymuştum yirmi üç yıl hapishanede kalmaları isteniyormuş. Kim istiyor? Ya anneleri? Nasıl görüşecekler? Ben de bir daha göremezsem bizimkileri! Hep bu avucumdaki yara yüzünden. Ben aslında taş atmadım ki!
Arabadan iniyoruz. Tek sıra halinde karakola giriyoruz. Ayakta yine sıralı bekliyoruz. Karşımızda bir polis duruyor. Bize bakıyor. Yine sevgisiz. Bir tek ben mi böyle hissediyorum bilmiyorum? Sakince konuşmaya başlıyor. Beyaz saçlı, beyaz bıyıklı, başında saç kalmamış sadece arkasında biraz da tepesinde. Yalnız bu polisin bıyıklarına izin verse de salıncak kurulmaz. Olmaz yeterince pos değil! Ben bunları düşünürken bağırışı kendime getiriyor beni. ‘Hainlik yapmayın!’ diye bağırıyor. Yine gözüm avucumdaki yaraya takılıyor. Polisin sesi yükseldikçe daha büyük bir korku duyuyorum içimde. Taş atmadığımı nasıl ispat edeceğim? Elimdeki yara aleyhime feci şekilde delil oluşturuyor. Zaten bir süre sonra vazgeçiyorum gerçeği söylemekten. Sorarlar mı bilmiyorum ama sorsalar da taş atmadığımı söylemeyeceğim. Aksine ‘ben de attım’ diyeceğim. İki nedeni var: Birincisi zaten gerçeği söylesem de inanmayacaklar. İkinci ‘ben taş atmadım’ demek biraz korkakça bir davranış olacak. Korkmasına korkuyorum ama bir korkak olarak bilinmekten daha çok korkuyorum. Zaten bizim buralarda korku çok bilindik bir duygu. Dededen babadan kalma. O yüzden baş etmeyi iyi biliriz. Korkularımızla yaşamayı öğrendik. Tüm bunları düşünüp bir karara varırken ben, yine polisin bağrışı kesiyor düşüncelerimi. Tükürük saça saça bağırıyor, ‘Siz sevmiyor musunuz vatanınızı, hainler, piç kuruları!’.
Vatan topraktı. Yaşadığımız topraklar. Okulda öğrenmiştim. Kutsaldı. Öğretmen kanlarla sulandı falan bir şeyler demişti ama pek anlayamamıştım kanla kutsallığın ilişkisini. Sonra kendi kafamda, ‘ektiğimiz tohumlardan bize yiyecek veren toprak olduğuna göre kutsaldır tabi’ demiştim. Kendimce öyle bir kutsallık atfetmiştim vatana, toprağa. Kanı pek karıştırmamıştım. Vatan oturduğumuz, bizi besleyen topraksa tabi ki seviyorum ben vatanı. Bu şehri mahallemi arkadaşlarımı seviyorum. Ben yalınayak dolaşarak büyüdüm bu topraklarda oysa bize bağıran bu polisi daha önce hiç görmemiştim buralarda. Sanki buraların sahibiymiş gibi konuşmasına bir anlam veremiyorum. Tekrar konuşmasına kulak kesiliyorum. ‘Siz o yardımları bir daha nah alırsınız’ diyor. Daha az bağırıyor şimdi. ‘Sizi adam etmesini biliriz biz’ diyor. ‘Bir daha sizi görmeyeyim karşımda! Hadi siktirin gidin!’’ diyor. Yine tek sıra halinde çıkıyoruz karakoldan.
Hava kararmış. Bir saat olmuş içeri gireli. Serinlik yüzüme çarpıyor dışarı çıkınca. Hoşuma gidiyor. Gökyüzüne bakıyorum. Yıldızlar çıkmaya başlamış tek tük. Yorgunum içimde uyuma isteği var. Ama mutlu hissediyorum kendimi. Ya hapishaneye gönderselerdi beni yıllarca çıkamasaydım dışarı. İçerde bana aileme edilen küfürleri tehditleri dışarıda olmanın mutluluğuyla unutuveriyorum. Az ilerdeki çeşmeye ilişiyor gözüm. Gidip avucumdaki yarayı yıkıyorum kurumuş kanları temizliyorum. Ve eve doğru koşuyorum…
8 Şubat 2009 Pazar
KEMALİSTLER 'TEHLİKE'NİN FARKINDA
25 Ocak 2009 tarihli Radikal-2’de yayımlanan, İbrahim Kaya’nın ‘’Hiçbir zaman Kemalist olmadık!’’ başlıklı yazısına (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&ArticleID=918348&Date=25.01.2009&CategoryID=42) gıyabında gerekli bir cevaptır:En sonda söylemem gerekeni en başta söyleyeyim ve ruhumu kurtarayım. İbrahim Kaya’nın bu yazısı; değişen, tabularını kırmaya başlayan, konuşan ve yıllardır sustuğu konularda daha da gür sesle konuşacak olan Türkiye halkına, yeni bir şey söyleyemeyecek, giderek radikalleşecek, kaldıysa biraz kalmış etkisini ve en sonunda da egemenliğini kaybedecek Kemalizm’i, yeni bir şeymiş gibi, yanlış anlaşılmış ve hakkında yapılan eleştiriler bu yüzdenmiş gibi gösterme çabasıdır. Naif bir Kemalist’in sınıfta kalmış bir öğrenci olan Kemalizm’i kurtarma yazı(lı)sıdır. Ama anlaşılıyor ki bu derse iyi çalışılmamış. Yardımcı olalım:
İbrahim Kaya Kemalizm’i ‘ilk ve kapsamlı Batılı olmayan modernlik projesi’ olarak tanımlıyor yazısında. Kaya’ya ya da Kaya’nın Kemalizm yorumuna göre ‘modern bir devlet’ olabilmenin şartı; hem sömürmeyen yani emperyalist olmayan ve tabi aynı zamanda sömürülmeyen yani ‘tam bağımsız’ olan bir devlet olabilmek. ‘Batı emperyalist olduğu için ‘modern’ değildir, Türkiye ise tam bağımsız olamadığı için modernleşememiştir’ demeye getiriyor. İyi güzel de, bu sömüren devletler ve sömürülen devletler ayrımı ve buna dayalı bir modern devlet tanımı çok yüzeysel ve sorunlu değil mi? Sözgelimi; ‘sömüren devletlerin’ içinde sömürülen sınıflar, ‘sömürülen devletlerin’ içinde sömüren sınıflar yok mudur? O sizin dediğiniz ayrım sömüren ve sömürülen sınıflar olmasın? Nasıl ki başka bir dünya mümkünse, başka bir anti-emperyalizm de mümkün! Siz Kemalistler ne zaman anlayacaksınız bu durumu? Kemalizm’i Mustafa Kemal’in kemiklerini sızlatacak biçimde Batı karşıtlığına çevirip, ‘Batılı olmayan modernleşme projesi’ ilan ediyorsunuz. Amenna! Peki, nasıl bir modernleşme projesidir, bu Kemalizm’in modernleşme projesi? Dünyada örnek olarak gösterebileceğiniz bu yolla(Batılı olmayan bir projeyle) modernleşmiş toplumlar var mıdır? Yoksa modernleşme başarısını, hepimiz Kemalist olmayı becerebilseydik, sadece ‘yalnız ve güzel’ ülkemiz mi başaracaktı? Hoş, bir modernleşme budalası değilim lakin merak etmiyor da değilim tüm bu soruların cevaplarını!
Devam edelim. Kemalizm Kaya’ya göre bir ‘insan-özne’ yaratma projesiymiş. Evet, Kemalizm ulus-devlet kurma adına kendi kafasındaki ‘özneyi’ yaratmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Türk ve Sünni Müslüman(tabi Kemalist sınırlar içinde bir Müslüman) ‘özne’ yaratımı! Kaya diyor ki ‘’Kemalist Cumhuriyet ideali hiçbir biçimde ‘kültürleri’ kendine muhatap almadı’. Gerçekten Kemalizm için gurur verici bir özellik! Kendi kafasındaki tanıma uymayan ‘kültüre’ ‘dile’ sahip olanları düşman belledi. Sadece anadilini konuşmak isteyen ve bunu dile getirenleri hapislerinde tuttu. Kaya ise bu durumu olumluyor ve Kemalizm’in birey yaratma projesine, bireye öncelik vermesine(!) övgüler düzüyor. Ama Kemalist projenin daha ana dilini konuşmasına izin vermediği vatandaşını nasıl birey yapacağını anlatmıyor. Dahası, ‘Kemalist Cumhuriyet İdeali’ programlı bir şekilde uyguladığı zulümle istediği gibi olmayan ‘öznelerini’ doğdukları topraklardan kaçmak zorunda bırakırken, Kaya tüm bu acıları yaşayanlarla dalga geçer gibi, hala yeterince ulus devlet olamayışımızdan yakınıyor. Kaya’ya göre ne zaman ulus devlet olacağız ben biliyorum: Herkes Türkçe konuşunca ve elbette Kemalist olunca! Ya sev ya terk et! İşine gelirse! Kaya yazısı boyunca modern olana o kadar takılmış ki post-modern tartışmalardan, ulus devletlerin tartışmaya açıldığından, yeni cemaatçilik tartışmalarından bihaber görünüyor. Ya da öyleymiş gibi davranıyor.
Daha söylenecek çok şey var elbette. Kaya’nın yazısının elle tutulur hiçbir yanı yok. İbrahim Kaya, bu toprakların yaşadığı acıların hesabı, kraldan çok kralcı Kemalistlerden sorulmasın diye büyük bir uyanıklıkla ‘Hiçbir zaman Kemalist olmadık canım! Şaka yaptık yahu!’ ana fikir(siz)li bir yazı yazmış. Bu yazılar çok yazılacak. Sıradanlaşacak. Cevap bile vermeyeceğiz zamanla. Gülüp geçeceğiz. Ama bu bir ilk cevaptır. Kayıtlara geçsin. Aklımın yettiğince yazdım. Elbette biliyorum her şeye yetmiyor aklım. Ama içimden bir yerden hissediyorum. Şimdiki yetersiz aklımın hayal ettiği Türkiye’de bazıları ellerine kalem almaya utanacak! Bunu önce kendilerine saygısızlık sayacak! Ama elbette mutlu olacaklar. Hep beraber daha güzel bir Türkiye’de yaşayacağız. Çünkü onlar da ‘tehlikenin’ farkında! Onlara inat, onlara rağmen tabularımızı yıkıyoruz, konuşuyoruz, geçmişle ve elbette Kemalizm ile hesaplaşıyoruz.
24 Ocak 2009 Cumartesi
TÜRKİYE'DE AMERİKAN PASTASI
Merhaba okur! Naber?Ben pekiyi değilim. Hayat, çok saçma. Birbirlerinin tersi durumlar fazlasıyla yan yana. Ağlamakla gülmek, acıyla mutluluk, nefretle aşk hepsi koyun koyuna. Kıl kadar ince nefes ile ölüm arasındaki mesafe. Bir de yapmak zorunda olduklarımız var: Marx amca demiş ya; ‘din toplumun afyonudur’ diye. Bence bu zamanda zorunluluklar dinin de toplumun da afyonu!
Hayata en benzer ülkelerden biri de… Evet, bak hemen anladın! Türkiye! Türkiye de hayat kadar saçma. Bu ülkede de zıtlıklar sarmaş dolaş. Örnek mi istiyorsun, al sana örnek:
En ‘Amerikancı’ komedi gençlik filmlerinden(Amerikan pastası gibi) bir sahne. Bir genç, kız arkadaşını evine götürüyor(babasının evi, odasına daha doğru) ve birlikte oluyor. Ama bu gencin okuldan iki arkadaşı böyle bir şey yapacağına inanmayıp daha önceden gencin odasındaki dolabın içine saklanıyor ve kamerayla bu birlikteliği görüntülüyor. Tabi erkekliğini kanıtlamak isteyen gencin de bu durumdan haberi var. Sonra da görüntüler yayılıyor. Bir Amerikan gençlik filminde olağan sayılabilecek bu sahneyle Türkiye’de çoğu kişi pekâlâ eğlenir ve bu olaya gülüp geçer. Ve fakat aynı olay Türkiye’de gerçekleşirse? O zaman gülmeye pek yerimiz olmaz.
Yukarıda anlattığım sahne bir filmden değil Türkiye’den Şanlıurfa’nın Viranşehir ilçesinden. Görüntüler yayılınca şikâyet geliyor. Üç genç tutuklanıyor haklarında 18 yıl isteniyor. Olay kafamızda netleşsin diye önemli bir ayrıntı gençlerin yaşları 16-17. Bir de görüntüye alınan kız koruma altına alınıyor. Neden dersin? Sürpriiiiz! Töre cinayeti! Kız töre cinayetine kurban gitmesin diye koruma altına alınıyor. Olayın başı Amerikan pastası komedi gençlik filmi sonu ise bir dram: Hapse gitme ihtimali olan çocuklar, öldürülme ihtimali olduğu için korunan bir kız.
Durun daha bitmedi! Kızın babası diyormuş ki: “Kızımın, kendisini tuzağa düşüren T.Ö. ile evlenmesini ve namusumuzun temizlenmesini istiyorum”. Hadi buyurun bakalım! Yargıya müdahale gibi olmasın da(son zamanlarda biliyorsun herkesin ağzında bu laf!) bu üç gencin davasına bakan hâkim bey-hanımefendi bu gençlere ceza falan vermeyin, baksanıza kızın babası çocuğu çoktan damat olarak kabul etmiş! Hem de adım gibi eminim kızına sormadan! Adım gibi emin olduğum başka bir şey daha var: Ne bu görüntülerden şikâyet edip olayı mahkemeye taşıyanlar(ki bu olay elbette rahatsız edici olabilir-dava konusu da olabilir), ne de bu olayı gazetelerden okuyup kızanlar(ki elbette pekâlâ kızılacak bir olaydır) kızın tarafındalar. Yani şöyle düşünmüş olamazlar(istisnalar kaideyi bozabilir): ‘Bu yapılan kıza haksızlık. Kız biriyle birlikte olmuştur, bu görüntülerin çekilip yayılması ahlak dışıdır, özel hayata saygısızlıktır’’ falan dememişlerdir. O adamların teyzelerin ahlak dışı buldukları eminin kızın bir erkekle Orhan Pamuk’un deyimiyle ‘sonuna kadar gitmesi’dir. Yani vıcık vıcık erkek egemen bu toplum(tıpkı Amerika gibi-yalnız onlar da namus algısı bizdeki gibi değil tabi ) mağdur olan kızın yanında değil NAMUS’un yanında yer alacaktır. Ve hatta gençlere kızın namusunu kirletmiş(! )haytalar olarak bakacaktır(temizlerler canım nolcek! bkz. kızın babası).
Ya işte böyle okur! Şikâyet demişken, size bir haber daha; ‘’Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi (KSÜ) Rektörü Prof. Dr. Nafi Baytorun, girdiği derslerde Atatürk'ün fotoğrafları için ''put'' dediği ileri sürülen KSÜ Fen- Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Eyicil hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını söyledi. Kahramanmaraş'ta yerel bir televizyon kanalında geçen hafta canlı yayına katılarak öğrencilerin sorularını yanıtlayan Nafi Baytorun'a, KSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi öğrencisi A.E. ''Bir öğretim üyesi, derslerde Atatürk'ün fotoğrafı için 'put' ifadesini kullandı'' iddiasında bulundu. İddianın ardından, KSÜ Rektörlüğü adına iddiadaki ifadenin sahibi olduğu öne sürülen Eyicil hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunuldu ve KSÜ içinde de idari soruşturma başlatıldı.’’
Ne diyeyim Allah herkese akıl fikir versin! En çok ta akla fikre en fazla ihtiyacı olan bilim insanlarımız yüce(!) rektörlerimize…
Haydi, ben kaçtım, görüşürüz!
19 Ocak 2009 Pazartesi
GÖZLERİMİZDEN GÖLGELERİMİZDEN KORKUN!

Hep yakanızda olacak ellerimizden yoruldunuz
Gözlerimizden gölgelerimizden
Gözlerimiz yangınlardı
Kuyulardı gölgelerimiz
Korkun, çünkü korkmalısınız
Bir gün gelecek ansızın gelecek bir gün
Ayak izlerimizin ağırlığını duyacaksınız içinizde
Yaklaşan ayak izlerimizin
Elbette sırtınızdan vurmayacağız sizi
Ama bu topraklar öyle bir dönecek ki sırtını size
Ölmek isteyeceksiniz
Sahi nasıl sarılıyorsunuz kendi çocuklarınıza
Bir aileyi dağıttıktan sonra
Bir gün gelecek ansızın gelecek bir gün
Yüzünüze tükürecekler kim bilir belki de sizin çocuklarınız
Hesap soracaklar mutlaka
Ve hepsinden dayanılmazı bu ağırlık olacak