
İnsan kendinden daha büyük bir güce sığınmadan yaşayacak kadar güçlü değildi. Yaşamında olacak her şeyin kendi ellerinde olduğunu bilerek yaşamak, onun için çok büyük sorumluluk altına girmek demekti. Bu büyük sorumluluğu duygusal olarak kaldıramayacak olan insan en başından beri üstün, doğaüstü, mistik Tanrılar yarattı kendine. Ve inanmaya başladı. Aslında sadece bir sorumluluktan kaçış da değildi inancı ortaya çıkaran, bir korku da vardı. Hem bu sözünü ettiğim sorumluluğun yarattığı korku, hem de kendi dışında gelişen ve onu etkileyen şeylerin korkusu.
Ölüm, bu ikinci korkuya çok güzel bir örnek. Yolda araba çarpabilir ve ölebilir insan. Ya da üstüne bir yıldırım düşebilir! Bunu kontrol edemez. Bu onun dışındadır. Ölümden korkan insan, ki herkes ölümden az ya da çok korkar, bu işi ‘kadere’ bağlayıp korkularını azaltır ve paranoyak olmaktan kurtarır kendini. Sadece bununla da yetinmez. ‘Ölümden sonra yaşama’ düşüncesi de çok hoşuna gider. Bir sonsuzluk hayali kurar. Ölse de ‘diğer tarafta’ sonsuza kadar yaşayacağına inanmak korkularını azaltmakta oldukça etkilidir. Bu düşünceye de sıkı sıkı bağlanır. Buraya kadar her şey masumanedir. Bu basit bir kendini kurtarma çabasıdır. Aklını kaybetmeden yaşayabilme isteğinin sonucudur.
Ama birileri cenneti ve cehennemi yarattı! İşte o zaman işler kontrolden çıktı. Daha doğrusu kontrol başka birilerinin eline geçti. İnsanların korkularından kurtulmak için sığındığı ve kendi çabalarıyla yaptığı küçük sığınakların üstüne koca gökdelenler dikti birileri. İnsanları o gökdelenlerin içine çağırdılar ve hatta zorla hapsettiler. Bu gökdelenleri de benimsedi insanlar. Hatta o kadar ki gökdelenleri için savaştılar. Öldüler ve öldürdüler. Nasılsa artık küçük masum sığınaklarında değillerdi. İşler büyümüştü. İnançları büyümüştü. Bir dinleri olmuştu. Kendi kontrollerinden çıkmıştı. Ölümden korkmuyorlardı yine ama bu sefer yaşamda kalabilmek için değil, ölüme gidebilmek için. Onlar için diğer tarafta cennet kurulmuştu. Cennetle kandırılmışlardı. Peki, korkuları bitmiş miydi? Bu işin içinde baştan beri korku vardı. En başında korkusuz olamadıkları için bu oyun başlamıştı. Korku bir gereklilikti oyunun devamı için. Cehennem, elbette bu işe yarayacaktı.
Yanlış anlaşılmak istemem. Korkmak doğal bir duygudur. Bir şeye inanma isteği de bir o kadar doğal ve anlaşılabilirdir. Korkular ve sığınaklar masumdu. Ama gökdelenler ve onları kuranlar masum değildi. Birileri insani bir ihtiyaçtan yararlanıp kendi iktidarlarını kurmuşlardı. Kendi kurallarını dayatıp, ne yapmamız ya da yapmamamız gerektiğini emretmişlerdi. Bu başlı başına politik bir durumdu. Bu yüzden din politikanın hep içinde oldu. Avrupa’da kilise bu yüzden bu kadar güçlendi. İktidar savaşlarında kilise bu yüzden taraf oldu. Din savaşları bu yüzden ortaya çıktı. Daha açık olalım; zaten en başında iktidar olma isteği dini doğurdu. Avrupa’da kiliseyle savaşıldı ama kilise tamamen ortadan kaldırılmadı. Kilise ve dolayısıyla din iktidar için bir araçtı. Kilisenin elinden belki iktidar alındı ama iktidarı yeniden yeni iktidar sahipleri adına üretmek için gerekli olduğundan, korundu.
Şimdi bugün herkesin gökdelenlerinden dışarı çıkmasını istemek çok ta gerçekçi olmaz. Aynı zamanda gereksiz bir istek olur. Bu satırların sahibi olan ben bile gökdelenin içinde mi yoksa dışında mı olduğum sorusuna hala net bir cevap verebilmiş değilim! Ama benim için net olan bir şey varsa; o da kendi içimde kurduğum sığınağı koca gökdelene karşı bir korunma yeri olarak kullanmam. Aklımı kaybetmemem için. Böylelikle benim için sığınak en baştaki görevini hala yerine getiriyor. Gökdelenden çıkıp çıkmamam ise benim bileceğim iş! Bunu dürüst bulmuyor musunuz? ‘’Böyle yaşamanın dürüst olmadığı düşünülürse, o zaman gerçek dürüstlük bana dürüst olmamayı buyuruyor demektir.’’
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder