
Elime bakıyor. Boş avucumda sanki bir şey arıyor, benim bilmediğim. Suratına bakıyorum. Bıyıkları var izin verse salıncak kuracağım bıyıklarına! Çocuk aklı işte! Bir ara göz göze geliyoruz. Gözleri iri, siyah tıpkı bıyıkları gibi. Sevgisiz bakıyor. Parmağında yüzük var, fark ediyorum. Babamın da parmağında yüzük var. Demek ki o da evli, çocukları bile olabilir. Onlara da bu kadar sevgisiz mi bakıyor acaba?
‘Hadi binin arabaya, gidiyoruz’’ diyor. Biniyoruz. Benle beraber yedi kişi daha var. Camdan dışarı bakıyorum. Bildiğim yerler, ama sanki polis arabasıyla geçerken biraz yabancı geliyor aynı tanıdık sokaklar. Oysa işte şu sokak, her gün top oynadığım sokak. Şu köşede düşmüştüm geçen gün. Nerdeyse ayağımı kırıyordum. Şu sokağın sonunda bir arkadaşımın evi var. Bizim ev daha içeri taraflarda buradan görülmez. Arabanın içi sıcak, bir uyku bastırıyor. Kafamı cama dayıyorum. Bir sesle kendimi topluyorum.
İçimizden benden daha büyükçe olan biri ‘Bizi neden götürüyorsunuz?’ diye bağırıyor. Cesareti hoşuma gidiyor. Şoförün yanında oturan polis sakince ‘Onu taş atarken düşünecektiniz’ diyor. Avucuma bakıyorum. Avucumda bir yara izi. Yarım saat önce bir polis panzerinin altında kalıyordum nerdeyse. Kendimi yere atınca oldu. Son anda ezilmekten kurtuldum. Yaram beni ele verdi. Korkuyorum. Aslında ben taş atmadım. Gücüm yok. Taş atmak diğerlerinin işi benim görevim yardım etmekti. Şimdi anlatsam mı? Dinlerler mi?
Korkum zaman geçtikçe artıyor. Aklıma, geçen eylemde tutuklanan bizim mahalleden iki çocuk geliyor. Bir daha geri gelmemişlerdi. Haberlerde duymuştum yirmi üç yıl hapishanede kalmaları isteniyormuş. Kim istiyor? Ya anneleri? Nasıl görüşecekler? Ben de bir daha göremezsem bizimkileri! Hep bu avucumdaki yara yüzünden. Ben aslında taş atmadım ki!
Arabadan iniyoruz. Tek sıra halinde karakola giriyoruz. Ayakta yine sıralı bekliyoruz. Karşımızda bir polis duruyor. Bize bakıyor. Yine sevgisiz. Bir tek ben mi böyle hissediyorum bilmiyorum? Sakince konuşmaya başlıyor. Beyaz saçlı, beyaz bıyıklı, başında saç kalmamış sadece arkasında biraz da tepesinde. Yalnız bu polisin bıyıklarına izin verse de salıncak kurulmaz. Olmaz yeterince pos değil! Ben bunları düşünürken bağırışı kendime getiriyor beni. ‘Hainlik yapmayın!’ diye bağırıyor. Yine gözüm avucumdaki yaraya takılıyor. Polisin sesi yükseldikçe daha büyük bir korku duyuyorum içimde. Taş atmadığımı nasıl ispat edeceğim? Elimdeki yara aleyhime feci şekilde delil oluşturuyor. Zaten bir süre sonra vazgeçiyorum gerçeği söylemekten. Sorarlar mı bilmiyorum ama sorsalar da taş atmadığımı söylemeyeceğim. Aksine ‘ben de attım’ diyeceğim. İki nedeni var: Birincisi zaten gerçeği söylesem de inanmayacaklar. İkinci ‘ben taş atmadım’ demek biraz korkakça bir davranış olacak. Korkmasına korkuyorum ama bir korkak olarak bilinmekten daha çok korkuyorum. Zaten bizim buralarda korku çok bilindik bir duygu. Dededen babadan kalma. O yüzden baş etmeyi iyi biliriz. Korkularımızla yaşamayı öğrendik. Tüm bunları düşünüp bir karara varırken ben, yine polisin bağrışı kesiyor düşüncelerimi. Tükürük saça saça bağırıyor, ‘Siz sevmiyor musunuz vatanınızı, hainler, piç kuruları!’.
Vatan topraktı. Yaşadığımız topraklar. Okulda öğrenmiştim. Kutsaldı. Öğretmen kanlarla sulandı falan bir şeyler demişti ama pek anlayamamıştım kanla kutsallığın ilişkisini. Sonra kendi kafamda, ‘ektiğimiz tohumlardan bize yiyecek veren toprak olduğuna göre kutsaldır tabi’ demiştim. Kendimce öyle bir kutsallık atfetmiştim vatana, toprağa. Kanı pek karıştırmamıştım. Vatan oturduğumuz, bizi besleyen topraksa tabi ki seviyorum ben vatanı. Bu şehri mahallemi arkadaşlarımı seviyorum. Ben yalınayak dolaşarak büyüdüm bu topraklarda oysa bize bağıran bu polisi daha önce hiç görmemiştim buralarda. Sanki buraların sahibiymiş gibi konuşmasına bir anlam veremiyorum. Tekrar konuşmasına kulak kesiliyorum. ‘Siz o yardımları bir daha nah alırsınız’ diyor. Daha az bağırıyor şimdi. ‘Sizi adam etmesini biliriz biz’ diyor. ‘Bir daha sizi görmeyeyim karşımda! Hadi siktirin gidin!’’ diyor. Yine tek sıra halinde çıkıyoruz karakoldan.
Hava kararmış. Bir saat olmuş içeri gireli. Serinlik yüzüme çarpıyor dışarı çıkınca. Hoşuma gidiyor. Gökyüzüne bakıyorum. Yıldızlar çıkmaya başlamış tek tük. Yorgunum içimde uyuma isteği var. Ama mutlu hissediyorum kendimi. Ya hapishaneye gönderselerdi beni yıllarca çıkamasaydım dışarı. İçerde bana aileme edilen küfürleri tehditleri dışarıda olmanın mutluluğuyla unutuveriyorum. Az ilerdeki çeşmeye ilişiyor gözüm. Gidip avucumdaki yarayı yıkıyorum kurumuş kanları temizliyorum. Ve eve doğru koşuyorum…
1 yorum:
çok ama çok iki yüzlüyüz kardeşim biz ülke olarak.filistin'de bombalanan çocukların hakkını savunurken burada taş attığı için zulme uğrayan çocukları görmüyoruz
Yorum Gönder