27 Haziran 2012 Çarşamba

HUZURSUZ


Garip bir huzursuzluk hissettim. Güzel bir akşam yemeği yedik. Rahatsız edici sessizlikleri geçiştirmek için açık televizyondan yardım aldık. Haberlere yorumlar yaptık, dizi filmlerin saçmalığından bahsettik ama yine de izledik. Herkesin rollerini oynadığı sıradan, sıkıcı bir aile yemeğiydi işte. Riyakârlık sadece masadaki barbunyaya bulaşmamıştı. O gerçekten lezzetliydi. Balkona çıktım. Terliğimin içine saklanmış arı, ayağımla karşılaşınca doğası gereği beni soktu. Doğası gereği ölmeliydi ama ölmedi. Acı içinde içeri koşup kendimi koltuğa bıraktım. Kızarmış ayağımı elimle ovuşturuyordum. Etrafımda toplanan aile üyelerinin tek tek suratlarına baktım. Gerçekten endişeli gözüküyorlardı. Zaten aile üyelerinin bana bakarken yüzlerinde genellikle iki duygu belirgindir: Endişe ve beklenti. Acım dinince tekrar balkona çıktım. Terliklerimi elime alıp salladım, içine baktım ve giydim. Yokuş aşağı inen siyah saçlı ve uzun boylu kızı gördüm. Bilmediğim bir dilde konuştu. Sanırım ‘merhaba’ dedi. Aile üyelerinin bakışları yine üzerimdeydi. Bu defa yüzlerindeki duygu diğeriydi: Beklenti. Benden kızla konuşmamı, yani İngilizce bildiğimi onlara göstermemi, kızdan akşam için bir randevu kopartmamı ve onunla yatmamı, yani erkekliğimi ispat etmemi bekliyorlardı. İçeriye kaçtım. Hızlıca merdivenlerden yukarıya doğru koştum. Tam çatıya varmak üzereyken çatı kapısının aralığından dedemi gördüm. O beni görmeden-belki de görmüştü- tekrar aşağı indim. Mutfağa girip anneme ‘ben yalnızlığımı özledim’ diyemedim. Öylece suratına baktım. Yüzünde endişe ve beklenti gördüm. Arının neden ölmediğini düşündüm. Garip bir huzursuzluk hissettim. 

Hiç yorum yok: