Garip bir huzursuzluk hissettim. Güzel bir akşam yemeği
yedik. Rahatsız edici sessizlikleri geçiştirmek için açık televizyondan yardım
aldık. Haberlere yorumlar yaptık, dizi filmlerin saçmalığından bahsettik ama
yine de izledik. Herkesin rollerini oynadığı sıradan, sıkıcı bir aile yemeğiydi
işte. Riyakârlık sadece masadaki barbunyaya bulaşmamıştı. O gerçekten
lezzetliydi. Balkona çıktım. Terliğimin içine saklanmış arı, ayağımla
karşılaşınca doğası gereği beni soktu. Doğası gereği ölmeliydi ama ölmedi. Acı
içinde içeri koşup kendimi koltuğa bıraktım. Kızarmış ayağımı elimle
ovuşturuyordum. Etrafımda toplanan aile üyelerinin tek tek suratlarına baktım.
Gerçekten endişeli gözüküyorlardı. Zaten aile üyelerinin bana bakarken
yüzlerinde genellikle iki duygu belirgindir: Endişe ve beklenti. Acım dinince
tekrar balkona çıktım. Terliklerimi elime alıp salladım, içine baktım ve
giydim. Yokuş aşağı inen siyah saçlı ve uzun boylu kızı gördüm. Bilmediğim bir
dilde konuştu. Sanırım ‘merhaba’ dedi. Aile üyelerinin bakışları yine
üzerimdeydi. Bu defa yüzlerindeki duygu diğeriydi: Beklenti. Benden kızla
konuşmamı, yani İngilizce bildiğimi onlara göstermemi, kızdan akşam için bir
randevu kopartmamı ve onunla yatmamı, yani erkekliğimi ispat etmemi
bekliyorlardı. İçeriye kaçtım. Hızlıca merdivenlerden yukarıya doğru koştum.
Tam çatıya varmak üzereyken çatı kapısının aralığından dedemi gördüm. O beni
görmeden-belki de görmüştü- tekrar aşağı indim. Mutfağa girip anneme ‘ben
yalnızlığımı özledim’ diyemedim. Öylece suratına baktım. Yüzünde endişe ve beklenti
gördüm. Arının neden ölmediğini düşündüm. Garip bir huzursuzluk hissettim.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder